Ben bu satırları yazarken gördüğüm rüyaların hangi safhasındayım acaba diye düşünmeden edemiyorum.. hep karışıyor bi süredir zihnimde.. sizin de hayatınızın bazı safhalarında kendi hayatınızı yaşıyor gibi değil de başkalarının rüyalarını gerçekleştiriyor ve bu arada da sanki yaşıyormuşsunuz gibi oluyor mu?? Hani bir rüyanın başkahramanı gibiymişsiniz gibi ama rüyayı da siz görüyormuşsunuz gibi… kafanız karıştı değil mi.. Zihin karışıklığı bulaşıcı bir şeydir demiş miydim peki?? Titiz bir psikanalist edasıyla çocukluğuma inip en baştan anlatıyorum o zaman..
Çocukluğumda en mutlu olduğum anlardan biri de elektriklerin kesildiği anlardı.. Sık sık kesilen su çok can sıkıcı olsa da elektriğin kesilmesi çok mutlu ederdi.. Koca bir metropol şehirde nerden geldiği bilinmeyen bir suyun mahalle çeşmesinden gıdım gıdım aktığı, en azından tuvaletler kokmasın diye elinde bidonlarla saatlerce beklenilen kuyrukta geçen saatler ne kadar mutlu eder ki insanı.. belki de kaynatıp içtiğimiz de oluyordu bilemiyorum zihin silmiş o kadarını.. iyi ki silmiş mi desem yine bilemiyorum hele de klasik psikiyatrinin ‘’ hatırlananlar değil, unutulanlar ve hatırlanmayanlar hastalık yapar’’ kaidesini öğrendikten sonra..
Elektrik o dönemde hayatı daha az sekteye uğrattığı için olmalı ki su kadar sarsmazdı.. bizim mahalleyi en azından.. En çok siyah beyaz televizyon izlemekten alıkoyardı muhtemelen.. yani annemin ‘’ aman derin dondurucudaki, etler çözülecek, vişnenin suyu akacak, aman mantılar hamur olacak..’’ diye telaş ettiğini hiç hatırlamıyorum.. Derin dondurucusu olmamanın dayanılmaz huzuru bu olsa gerek. İlk iş hemen perdeler açılır, karşı yamaçlardaki ve şehrin evin penceresinden görülebildiği kadar olan kısmına bakılarak durum tespiti yapılırdı.. Eğer karşı yamaçlarda minik yıldızcıklar misali yanan gecekonduların ışığı kesilmemişse içeriye loş bir ışık dolar en azından birbirimizin karaltısını görebilecek duruma gelirdik. Mum da olmazdı genelde ne hikmetse ve babamın aldığı ışıldak da bozuktu.. zaten babam, anneme göre hep ucuz ve bozuk malları alır gelirdi. Eğer o gün evin havası iyiyse yani canlar o kadar da sıkkın değil yaşamdan da bıkkın değilse annem o loş ışıkta el yordamıyla bi bohça kırıntı getirir, somyalarla çevrili duvarların ortasına ufak bir halı sığan odanın ortasına otururdu.. Gündüz boş vakitlerinde çöpünü ayıkladığı kuru üzümleri, dedemden kalan ağaçlardan çırpılmış milletin o dönem tadını adını bile bilmediği iğdeleri, annemin yumruğu ile kırdığı ince kabuk cevizleri, mahallenin kadınlarıyla saclarda kumun içinde kavurulan kavurgaları avuç avuç somyalarda oturan ev ahalisine uzatırdı. Zaten nohut odamızın ortasına oturunca iki kol mesafesindeydi herkes.. birer avuç nevalesini alan herkes çıtırtılar eşliğinde babamın başlattığı ‘’ Bir Evde..’’ adlı oyunun heyecanına dahil olurdu hemen.. Bu oyun o kadar tatlı bir oyundu ki elektrikler hiç gelmesin isterdim.. o dönem, ben 7 yaşımda, abim 11 ve ablam 15 yaşındayken şimdi hesap ediyorum da o yaşımın verdiği algıyla yaşları çook büyükmüş gibi gelen anne ve babam da 33-35 yaşlarındalarmış..
‘’ Bir evdeeeeeee… ‘’ diye başlayan ve ‘’ eeeeee’’ lerin ballandıra ballandıra uzatıldığı ve merakın zirve yaptığı girizgah kelimesinin ardından asıl soru gelirdi.. ‘’ İki kadın, iki erkek, üç kız, iki oğlan, bir kedi … Bu ev kimin evi??? ‘’
Şehirde iş bulup evini taşıyan, uzak yakın köylü ve akrabalardan diğer köy kaçkınlarının itina ile aynı mahalleye yerleştirildiği şehrin yalnızlığının, yokluğun çaresizliğinin bu şekilde hafifletildiği, hayata tutunmanın, yaşam umudunun yansıması minik yıldızcıklar.. Geceyi aydınlatan gökyüzü yıldızları kadar uzak olmayan yeryüzü ışıkları.. Kimi zaman dedelerin ninelerin de aynı evde yaşadığı işte bu kalabalık haneler ilk olarak sorulurdu ki bulması zor olsun.. Geniş akraba bilgisi yani hayat bilgisinin ilk dersleri.. üç beş tahminden sonra ev ahalisinin bilemediği ‘‘kim bunlar ki bu kadar kalabalık yaşayabiliyorlar, nerdeymiş ki evleri’’ minvalde düşünceler eşliğinde soruyu sorana ‘’ Kon bakalım ‘’ denilir,
‘’ kondum kondum konduuuuuumm Haceli amcanın çatısına kondum’’ diyerek verilen ipucu evin çatısına bir kuş misal hayalen uçularak civar evler zihinde taranır, Google Earth zumlaması gibi bir anda herkes o eve zumlanarak her kafadan yükselen tahmin sesleri havada uçuşurdu.. Ben ilk önce kedisi olan ve o civarda arkadaşım olan evleri sayardım.. ‘’ Ben de söyliyceeem, o kedi Sebahatin kedisi ‘’ diye zıp zıp zıplayarak bağırır sesimi duyurmaya çalışırdım.. Eğer soruyu soran babamsa ve hiçbirimiz ipucuna rağmen bilememişsek kocaman bir kahkaha atarak ‘’bilemediniiiiz‘’ derdi.. Ben hiç bilebilmiş miydim, bilebildikten sonra soru sorma hakkı kazanıp sorabilmiş miydim, Sebahatgilin kedili evini hemencecik bilen abime sataşıp mızıklanabilmiş miydim hatırlayamıyorum..
Rüyalaar.. rüyalaar..
Her gecenin sabahında bir gün daha büyümüş olarak uyandığımız sabahlar..
Rüya gibi hayatların bir anda kabusa döndüğü geceler..
Zifiri karanlık gece misal dertlere derman baharlara uyanan kışlar..
Ve ben..
Derin uykuda mıyım yoksa uyandım mı acaba?
Ya da hala birilerinin rüyalarında yaşıyorum da kendimi yaşıyor mu sanıyorum??
Kendi rüyamın başkahramanı olabileceğim rüyaları hiç görebilecek miyim??
Sebahatin kedisi ölmüş müdür?
Ölünce rüyadan uyanılmış mı olur??
Zihnim çok karışık bu aralar..
Ve zihin karışıklığı bulaşıcıdır demiş miydim??