Gönderi

Yoruma bir yazımı bırakıyorum. Okumayı bilen insanların okumasına, yorumlamasına ve eleştirmesine ihtiyacım var. Vakit ayıranlara şimdiden teşekkür ederim. " Üff, iki kitap okudunuz ya hemen yazar oldunuz demi" deyenlere de teessüf ediyorum. Büyük yazarlar da 1000kitap' a atmamışlarsa da yazdıklarını birilerine okutturup yorum yaptırdılar. (Düzeltme yapmak istemiyorum, çirkin üslubumu bağışlamanızı diliyorum.)
··
22 Gösterim
11 Yorum
ABLA VALLA BEN BEĞENDİM . HANİ NASİL DESEM ÇOK FARKLI BİR RUH HALİN VARMİS SENİNDE . EGERKİ KENDİNDEN KÜÇÜK BİR KİZİN TAVSİYESİNE KULAK VERCEKSEN SAKİN YAZMAYİ BİRAKMA ,, . ZATEN BU HAYATTA İSTEDİGİM İZ HOC BİR ŞEY TEK SEFERDE OLMUYORKJJ BENCE USTUNDE DURUP EMEK VERİRSEN COK BASARİLİ OLURSUN BELKİ HERKES SEVMEZ AMA BİZ VE BİZDEN KUCUKLERE BŞY YAZARSİN SADECE BİZİM ANLADIĞIMIZ BSY OLUR ZAMANLA DAHA COK FARKLJ SEYLER YAZARSİN . YA BEN LAFİ UZATMADAN SOYLİYİM COK BASARİLİ SAKİN YAZMAYİ BİRAKMA
Kardeşim, yorumun için teşekkür ederim. Benden küçük olup yazımı okumanız ve tavsiyede bulunmanız, ayrıca, çok hoş. İnşallah bir şeyler başarabilir, Edebiyatımız ve geleceğimiz için bir şeyler yapabiliriz.
SEVİNMİŞTİR RAHMETLİ Ömrü boyunca hep bir köşede yaşamıştı. Ömrü boyunca dediğim, bildiğim son iki senesi. Sessizdi. Sessizce yemek yer, sessizce camiiye gider, sessizce sinirlenir, sessizce sevinir, sessizce üzülürdü. En sonunda sessizce öldü. Dostu düşmanı, düşüncelerinin pek de önem arz etmediği bu konuda sürekli fikir beyan ediyorlardı; herkes artık ölmesi gerektiği  noktasında birleşiyordu. Öyle ki, alay konusu bile olmuştu. Kendileri yeni dünyaya geldiğinde; en aciz dönemlerinden geçerken korumasına muhtaç oldukları adamı şimdi yaşama yakıştıramıyorlardı. Saçlarının dökülmesine katlanamayan insanlar koca bir ömrü bırakıp gitmeyi hafife alıyorlardı. Daha sağken görmezden gelmeye başlamışlardı. O köşesinde oturuyor, yaşam önünden akıp gidiyordu. Bir biblo gibi arada bir kaldırılıp sehpa siliniyor, sonra onun tozu üstünkörü alınıyordu; gözden düşmüş bir eski zaman modasıydı. Ölmeden önce o da yaşadı, muhakkak. Bebek oldu, ağladı; çocuk oldu, oynadı; genç oldu, sevdi. Hatırlamaya mecali olsa buna değer bir çok anı biriktirdi. Ömrünün son demlerinde başı önüne eğik, kambur yürüyüşünü görenler, gözü toprağa bakıyor, deyimiyle gülüyorlardı. İnsanlar bir ortamda istenmediğini, yokmuş gibi davranıldığını hissettiğinde sinirden elleri titrer, suratları asılır; rahmetlinin de son zamanlarda suratı hep asıktı; eli ayağı durmuyor, zangır zangır titriyordu. Onu da yaşlılıktan sanıyorlardı. Hep mahcup duruyordu. Oturduğu yerde eğretiydi, sahiplenemiyordu. Her an, kalk sen ordan, denecekmiş gibi tedirgindi bakışı. En  sonunda bunu da yaptılar hastanede. Önce yatağından alıp morga indirdiler, oradan da alıp tabuta yatırdılar. Bir süre nereye koyacaklarını bilemeyip omuzda taşıdılar, sonra bir çukura bıraktılar. Omuzda taşınmayı yadırgamıştır rahmetli. Öleceğini önceden bilse camiiye giderken ki ayağını sürükleyişiyle mezarına gider kendi girerdi. Soğuktan morarmış olmasa utancından kızarırdı. Onu orada bırakıp evine geldiler, iyi de yaptılar; aksi içine sinmezdi. Onca insanın karnı aç, evde pide soğuyor. Çok düşünceli şu hısım akraba, oğullarının ağlamasına fırsat vermiyor. Misafirlere yemek yetiştirme kaygısıyla oradan oraya koşturuyor. Çay da hazır sıcak sıcak; sigarayla iyi gidiyor. Mutfakta hummalı çalışma sürüyor. Konu komşu, gelen gelmeyen kim varsa nasipleniyor. “Çocuğa meyve suyu verir misiniz, kuru kuru gitmiyor?!” Eş dost sağ olsun, kızlarını da boş bırakmıyor. Biri ağlayacak oldu mu tesellisini veriyor. “Öyle ağlama günahtır!”, “Öyle bağırma ayıptır!”, “Ölüm Allah'ın emri, herkes gidiyor!”. Kefeni kollarını sıkmasa bağrına basardı rahmetli. Rahmetli her şeyden haberdardır da bir tek Kur’an’ı duyamıyordur. Odadaki fısıldaşmalar iki ağız olmuş tek ses Kur'an'ı bastırıyor. Kadınlar göz ucuyla birbirini süzüyor. Hepsinin konusu aynı; sağ çaprazındaki; oda fokur fokur kaynıyor. Bazısının ellerinde tesbih, bir gözleri kapıda, zikrin tonlamasıyla genç kız işaret ediyor. En az iki oğlan anası gelin sahibi olmuştur cenazesinde; üstünde toprak olmasa hayırlı olsuna gelirdi rahmetli. Herkes bu kadar kıpır kıpırken hanımının sesi çıkmıyor. Ev dolusu misafir, kadın dönüp bakmıyor. -Yaşlının ölümüne ağlamak ayıp- gözündeki yaşı sahiplenmiyor. O da tanışmış sessizlikle, başsağlığına karşılık “Sağ ol”ları duyulmuyor. Elleri dizlerinin üstünde, birbirine mukayyet oluyor. Hafif hafif titremeye başlamış, garipsiyor. Geleni gideni uzaktan seyrediyor. Uzaklaştı dünyadan, kimsesiz hissediyor. Kocasının,  tek başına bırakıp gidişine içerliyor. Her an kalkacakmış gibi koltuğun ucunda oturuyor. Hanımı arkasından gitmeye niyetli; sevinmiştir rahmetli.
Alınmıyorsun değil mi?    Hayatta kimsenin söylemeye cesaret edemediği kesin gerçeklikler var. Biliriz ve bilmezden geliriz.  Çok da samimi olmadığımız bir tanışla sohbet esnasında, mutlaka birlikte gidelim, ben sana haber veririm, derken, iki tarafın da bunu laf olsun diye söylendiğini bilmesi; bir kişinin yalan söylediğini bilmemiz ve onun da bu farkındalığımızı anlamış olmasına rağmen yüzümüzde sahte bir gülümsemeyle konuşmayı sürdürmemiz, bunlara bir örnek teşkil edebilir; artlarından gelen anlık suskunluk ise imzasıdır.  O bir anlık boşluk, karşılıklı alınan nefes gizli bir anlaşmadır.    Bir aile meclisinde yahut arkadaş toplantısında herkesin aslını bildiği bir anıyı, anlatıcının süslemesi, herkesin buna gülmesi ve bir tepki göstermemesi de bilinmezden gelen gerçeklere dahildir. Bu gibi durumlarda anlatıcıyı kesmek yahut düzeltmek, huzur kaçırmak, gereksiz dürüstlük ve sivrilmek anlamına gelir. İnsani hislerimiz, dünyevi heveslerimiz bizi gizli, kimsenin dile getirmediği  anlaşmalar yapmaya zorlar. Yaşamak ve hatta daha önemlisi gülerek yaşamak için yalana ve sahteliklere muhtacız. -Ya hu sen üstüne alınma, senin için söylemiyorum da kitap okumayan insanları sevmiyorum, iki cümleyi bir araya getiremiyorlar. Sen bak hiç kitap okumuyorsun ama yine de kendini geliştirmişsin: Yalan, sen de aynısın. -Sosyal medyada yediklerini içtiklerini paylaşıyorlar, banane ya hu sizin ne yediğinizden? Hayır ama sen yemekleri paylaşmıyorsun ki tabela paylaşıyorsun, konum bildiriyorsun, aynı şey değil: Yalan, aynı şey. -Geçen gün alt komşuyu gördüm, yolun ortasında sakız çiğniyor, ne kötü bir görüntü. Yoo, senin çiğnediğin hiç belli olmuyor ki: Yalan! Hepsi yalan!    Dedikodu yaparken yanımızda kim varsa onu göklere çıkarıyoruz, diğerleri yerin yedi kat dibine giriyor. Bu bir döngü; kimin yanındaysak en iyisi o oluyor. Herkes bunu yapıyor. Bir kişi vazgeçse zincir kırılacak belki, bir yerde çark işlemez olacak. Bazen, bazıları bunu dener, dedikodu yapmaya başlayan kişiyi uyarır ve cam gibi keskin bakışlarla muhattap olur. Bu kişinin kaderi, muhtemeldir ki, uyardığı ve hakkını savunduğu kişinin arasında malzeme olmaktır. Adını da değiştirdiler şimdi; gıybet. Kayserilinin eşeği boyayıp satması gibi, eskinin  dedikodusunu gıybet yaptılar, bol bol kullanıyoruz. -Ya alınmıyorsun değil mi, senle alakası yok, sen zaten beni biliyorsun. Bilmiyorum ki, hiçbirimiz birbirimizi bilmiyoruz. Kafamızdaki kırk tilki kalbimize kaçmış, kim kimi seviyor, kim kimden hoşlanmıyor; kişiler bu soruların cevaplarını kendilerine bile veremiyor artık.    Biri bize derdini anlatırken gözüne bakmaya cesaret edemiyoruz, dinlemediğimiz anlaşılmasın diye. O an dinlemiyoruz, çünkü, benden bir şey mi isteyecek korkusu ile bekliyor, bahane düşünüyoruz. Kalıplaşmış bir iki cevapla birkaç saati dolduruyoruz. Karşımızdaki de çözüm bulmak, akıl danışmak niyetiyle anlatmıyor, çünkü en iyisini kendisi zaten biliyor. Konuşmak ihtiyacı, insan ihtiyacı, kendini gösterme; ilgi çekme ihtiyacı, gülmek ihtiyacı, önemli görünmek ihtiyacı vs. ihtiyaçlar piramidinde kendini gerçekleştirmeden öne geçti.    Görüş mesafesinin bir adım olduğu bir sis bulutu içerisindeyiz. Nereye gidiyoruz, yanımızda kim var, hızlı mıyız yoksa olduğumuz yerde duruyor muyuz, karşıdan gelen var mı, önümüzde arkamızda ne var bilmiyoruz.  Bir sonraki adımda uçuruma mı yuvarlanacağız, taşa mı takılacağız, duvara mi çarpacağız bilmiyoruz. Hayatımız belirsizlikler üzerine kurulu. Bu belirsizlikler içerisinde yanımızdakinin kim olduğunu bilmeden varlığını hisseder hissetmez yapışıveriyoruz koluna. Taa ki başka birinin varlığını hissedene kadar. Kimin nereye gideceğini bilmediğimizden çırpınır gibi, ortada kalma korkusuyla  bir ona tutunuyoruz, bir diğerine. Tutunduğumuz kişiden bir "Ahh!" duysak, ayrılıyoruz, yanından; onun düştüğü yere düşme yahut çarptığı yere çarpma korkusuyla. Birer asalak gibi yaşıyoruz hepimiz; alınmıyorsun değil mi?
Birinci eleştirim; yazınızın eleştirilmesine olan ricanızı daha nazik bir şekilde kaleme dökebileceğinizdir :) okuru sert çıkışlar ürkütecektir. Ön yargıyla başlamama sebep oldu bu yüzden.. Ömrü boyunca burda yaşamıştı diyip ömrü boyunca dediğim diyip kendi kendinizin cümlelerini çürütmemek gerekir. Bağlarsanız yumuşacık okunur, Ömrü boyunca sanırım hep bir köşede yaşamıştır, benim müşahede ettiğimse son iki senesi.. gibi. Sessizlik kelimesi çok göze batıyor. Bir paragrafta bile genelde bir kelime üzerinde çok durulmaz, durulması gerekirse anlamdaş kelimeleri tercih etmenizi tavsiye ederim. Sessizdi, sessizce yemek yer, camiye giderdi...En sonunda da yine ölümünün sesi hiç bir kulağa değmedi... Gibi daha yumuşak okunuşlar verebilir. Şimdi biraz bende ahkam keser gibi yazıyorum gibi olmuş ama öykü hikaye deneme okumayı çok seviyorum. Gözüme çarpan hususlar sizin için saçma gelebilir ya da boş bir öneriden ibaret olabilir belki ama hoş görünüz kardeşinizi :) Daha yumuşak olacağım, geçmiş zaman geniş zaman ve suanki zamanı ifade ederken ki gecişleriniz çok keskin olmuş. Araya yardımcı cümleler eklenerek okur sersemletilmeyebilir. Şimdiki zamanı ifade ederken sürekli cümlelerin yor eki ile bitmesi okunuşu güçleştiriyor ve sanki maddeler sayıyormuşum gibi hissediyorum. O kısımlar ya bağlanabilir ya da şimdiki zaman cümleleri daha geliştirilebilir anlatım üslubu olarak. Haha hep yermişim gibi oldu şimdi güzel şeyler soyleyim çok hoşuma gitti bitiriş böyle dilimin ucunda tadı kaldı. Keskin bir dille yazılmış olsa da yumuşacık bitti, sessizce. Bir metnin sonu, o metnin etkisinin yarısından çoğunu kapsar. Çok akıllıca olmuş :) değindiğiniz konu, ince ince eleştiriniz olan kesimlerin ifade biçimini de çok beğendim ve yeni yazmaya başladıysanız çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Yazmaya umarım ki hep devam edersiniz ve bir gün inşallah harika eserler çıkardığınıza şahit oluruz. Yüzlerce sayfa yazıp bir cümlelik mesaj vermeyen, sesi tüm Türkiye'yi kavuran onca kitaptan sıkıldık.. sizleri bekliyoruz, yolunuz açık olsun.. :)
Önceki 4 yanıtı göster
Çok kibarsınız, bu fırsatı kaçırmadan hemen bu gönderinin altına diğerini de bırakayım :)
Bu yorum görüntülenemiyor
Reklam
Rica ederim.Umarım bir gün çok iyi yerlere gelirsiniz.
Bi'l-mukabele efendim; iyi yerlerde olmaktan ziyade, dileğim iyi tarafta olabilmek. Güzel günler diliyorum..
Yazın da çok fazla Di Du da geçmiş zaman kullanmışsın göze çarpıyor. Konun çok güzel akıcı okunası başarılarının devamını dilerim vazgeçme yaz.
Vakit ayırıp okuduğunuz ve eleştiriniz için çok teşekkür ederm. Eleştirinizi dikkate alıp tekrar okuyacağım..
Yorum yapabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir.