320 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
Öykücüleri izleme serüvenimize devam ediyoruz. Bana biraz vakit ayırmak ister misiniz?

Roald Dahl yazı atölyesinde bana verilen reçetenin dördüncü hapıydı. Yazarı çocuk kitaplarından tanıdığım için öykücü olarak bu listeye gireceğini düşünmezdim. Bir sebebi olmalı mutlaka, dikkatli okumak lazım.
Yazara ait öyküleri ararken çocuk kitapları arasından güçlükle buldum bu eserini. Böylece bitirmiş olduğum 45. öykü kitabı oldu. 12 tanesi Sait Faik olmak üzere farklı yazarlara ait olan. Kim nasıl yazıyor, derdi ne, nasıl bir yöntem izliyor? Anlamaya çalışıyorum.

İyi bir öyküyü nasıl tanımlayabiliriz. Aslında iyi öykü göreceli bir ifade olsa da kötü öyküyü tanımlamak daha kolay olabilir. Bizi heyecanlandırmayan, sıkan, bir an önce bitse diye beklediğimiz öykülerdir bunlar. Bu anlamda okuyucuyu heyecanlandırmayan, uyutan bir öykünün yeri şömine olsa gerektir. İyi öykülerin ortak özellikleri Edebiyat Atlası adlı eserde; Dil, tavır/duruş, teklif, atmosfer, tek etki, ayrıntı/yoğunluk, azaltma/rafineleştirme, biçim/yenilik, zenginleştirme/çoğaltma, zamanın dili kavramlarıyla geniş bir açıdan incelenmişse de, benim okur olarak ilgilendiğim beklentilerimden bahsetmek istiyorum.

Şimdiye kadar okuduğum öykülerde 4 temel konuya dikkat etmeye çalıştım.
1. Konu seçimi
2. Kurgu biçimi
3. Atmosfer
4. Ritim
Konu seçimi, okur beklentilerine göre değişmekle birlikte belli bir çıtanın üzerindeki her yazarın başarılı olduğu bir alan. Benim buradaki beklentim ise, şaşırtıcı ve çarpıcı olması. Buradaki şaşırtıcılık konu seçiminde hiç akla gelmeyen ilginç olaylar seçilebileceği gibi, sıradan görünen herhangi bir olay da, bizi sarsan detaylarla çekici hale getirilebilir. Rolla May, bu detay yakalamayı şöyle ifade eder: “Cezeanne bir ağaç görür. O ağacı daha önce de gören olmuştur. Ama o, ağacı kimsenin görmediği biçimde görmüştür.”

Ama asıl söylemek istediğim bu değil! Peş peşe öykü kitapları okumam daha çok olay örgüsü ve kurgu teknikleriyle ilgilidir. Hikâye baştan mı sondan mı başlıyor? Post modern tekniklerle biçimsel denemelere giriyor mu? Yoksa klasik anlatımı mı tercih ediyor. Olay örgüsü ve karakter seçimleri gibi yaklaşımlarını izlemeye çalışıyorum.
Bu kavram ve tekniklerin hepsi önemli olmakla birlikte şunu söyleyebiliriz ki; hangi yöntemle yazılırsa yazılsın, işlenmeye değer her konu, iyi bir anlatıcının elinde edebi bir değer haline gelebilir.

O halde asıl aradığımız noktaya ulaşmış oluyoruz. Hangi teknikle yazılırsa yazılsın, bizim için olmazsa olmaz olan konu, atmosferdir. Çünkü iyi bir öykü okuduğumuzda olayın içinde olduğumuzu, canlı olarak yaşadığımızı ve nefesimizin etkilendiğini hissetmemiz gerekir. Bir tatlının tadını hissetmek için damağınızda bekletmek gerektiği gibi, öykü bittiğinde kitabı kapayıp derin bir nefes almanız gerekir.

Dördüncü konumuz ise ritimdi. Öyküde belli aralıklarla ortaya çıkan şiirsel bir ses veya öğenin sizi hikâyeye çekmesi anlamına gelir. Bu çok az yazara mahsus olan ve çok fazla rastlanmayan bir seviyedir. Hangi yazarların bunu yapabildiği herkes için farklı sonuçlara götürebilir bizi. Ama benim açımdan son okuduğum ve inceleme yazdığım yazarlar arasında Tanpınar, Yaşar Kemal ve Balzac bu seviyededir.
Dördüncü seviyeyi yüksek çıtası nedeniyle devre dışı bıraktığımızda asıl aradığımız atmosfer konusuna odaklanıp kitabımıza dönersek iyi olacak.

Aslında kitabın arka kapağını okuduğunuzda sizi neyin beklediğini görebilirsiniz (Sıra dışının krallığına hoş geldiniz!). Konu seçimi, sürprizler ve gerilim dolu öykülerle sizi ürpertebileceği konusunda uyarıyor yayıncı. Bu anlamda ben de öykülerin sıra dışı ve çarpıcı olduğu fikrine katılıyorum. Sadece konu olarak değil, anlatım, atmosfer yönüyle de etkileyici buldum. Kullanılan bazı benzetmeler belki hiçbir zaman aklınıza gelmeyecek, fakat üzerinde düşünüldüğü belli olan detaylardı.

Örnek vermek gerekirse;
…sesi inanılmaz meslek sırlarını açıklayan bir adamın sesi gibi alçak…
…yüzünde yüreğinin tam ortasından ölümüne vurulmasına bir saniye kalmış birinin şaşkın, olup biteni kavrayamayan anlamı…
…o koca bir krem kavanozuymuş, ben de içine düşmüşüm gibi…
…bir çocuk eğlencesinde oyunlar düzenleyen biri gibi…vb.

Kitabın ana fikriyle ilgisi bulunmayan, fakat eserde yer alması için kuvvetli bir gözlem ve arka plan gerektirdiğini düşündüğüm bu gibi benzetmeleri çok değerli buluyorum. Bu kısmını da beğendim.

Öykülerimize gelecek olursak;
Kitapta 15 adet öykü bulunuyor. Ve yazarın ilk öyküden itibaren hikâyede konu seçimi noktasında farklı ve çarpıcı konular üzerinde ısrarla durmuş olduğu göze batıyor. Hiç de çocuk kitapları yazan bir öykücünün seçeceği konular değil bunlar. Bahisler, kumar, cinayet ve ahlaki zaaflar ön plana çıkıyor. Konu yazarın yönlendirmek istediği noktaya doğru ilerlerken okuyucunun tahmin etmekte zorlanacağı sürprizlerle sona eriyor. Bir öyküyü önemli yapan noktalardan birinin de bu tür finaller olduğunu düşünüyorum.

Birinci öyküde; bir şarap tadıcısının evlenmek istediği kıza karşılık ortaya koyduğu iki evini bahis konusu yapması işlenirken, çarpıcı olan nokta ise kızın babasının bunu kabul etmesi ve ailesine baskı yapmasıydı.
İkinci öyküde; Sıradan bir ev hanımının kocasını öldürdükten sonra profesyonel katilleri aratmayan soğukkanlılığı göze batıyordu.
Üçüncü ve beşinci öykü konusu ise; sarsıntının şiddetini yükselten başka oyunlar üzerineydi. Üçüncü öyküde, arabasını ortaya koyan bahisçinin rakibinden istediği küçük bir şeydi. Küçük bir serçe parmağı. Evet, işler sarpa sarmaya başlamıştı. Kitabın konu seçimleriyle öne çıkacağı görünüyordu artık.
“Güvercinim Sultanım” öyküsünde ise briç oyuncusu iki ailenin birinin hile, diğerinin ahlaki zaafları ön plana çıkarken, konu seçimi ve atmosfer yine dikkat çekiyordu.
Ganyat’ta ise; bir gemi yolculuğu ve yine bahis konusu çıkıyor karşımıza. Bu kez geminin hızı ve alacağı yol üzerine hayatın ortaya koyulduğu bahislerdi bunlar.
Diğer öykülerde de yine bahis merkezli olmak üzere yazarın konu ve çarpıcılık yönüyle iddialı öyküler ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Ama asıl bahsetmek istediğim, beni bu incelemeyi yazmaya iten “Dörtnal Foxley” hikâyesi oldu. Bu öyküde, yatılı bir özel okulda okuyan küçük bir çocuğun uğradığı zalimliklerdi beni etkileyen. Ben de yatılı okulda okuduğum için olabilir belki de. Tarafsız yaklaşamıyor olabilirim. Ama hikâyenin başından itibaren o kadar canlı bir atmosfer vardı ki, izlediğim. Her şeyi gördüm, evet her şeyi!
Sadece dayak kısmıyla kalmış olsaydı, sıradan bir hikâye olabilirdi. Ama hikâye öyle bir noktaya geldi ki; dayak faslı bittikten sonra çocuğu çağırıp o son cümleyi söylettiğinde nasıl bir yazarla karşılaştığımı anladım...

Foxley tarafından geri çağrılan çocuk, “Teşekkür ederim, dayak için teşekkür ederim,” demek zorunda bırakıldığında ayracı kitabın arasına koydum. Ve çocukluğa inmenin ne demek olduğunu gördüm.

Aslında bu sıralar inceleme yazmaya zaman ayıramıyordum. Okumuş olduğum son öykü kitapları arasında özellikle Mağara Arkadaşları, Gezgin Satıcı ve Bahtiyarlık ve Diğer Öyküler i beğenmiş ve inceleme yazmaya niyetlenmişken fırsat bulamamıştım. Ama bu kitaba, sırf bu hikâye için inceleme yazmam gerektiğini düşündüm.

Feedback tekniğiyle yazılan bu öykü anlatıcıyı çocukluğuna götürmüş, sonra geri getirmişti. Ama ben orada kaldım. Bir süre daha okulda kalmak istiyorum.

Foxley gittiğinde lütfen bana söyler misiniz?