Gün batımının iyiden iyiye kızıla boyadığı uçsuz bucaksız savanada tüm sessizliği ‘vuuvuuuuvvuuuuvvv’ diye esen rüzgar bozuyordu. Bu alanı yukarıdan seyretmek yaşlı kurdun en büyük zevkiydi. Elindeki asa ile öğle saatlerinde tepedeki en yüksek yere çıkar, yıllarını geçirdiği obasını, obanın bitiminden başlayan ormanı, kızıl toprakları, ufuk çizgisindeki parıltıları saatlerce izlerdi. Rüzgarın uğultusu, çekirgelerin ve kuşların sesi, kartalların kanat çırpışları ve daha bir sürü ses… tüm bu sesler kimi zaman kısık gözlerle bakan kimi zaman da gözlerini kapatan yaşlı kurdun kulaklarından tüm ruhuna dolardı. Gün batmaya yakın ayağa kalkarak ellerini öne doğru uzatır, güneşi avuçlarının içine alır gibi tutarak bir müddet öylece beklerdi. Ellerinden akarak tüm vücuduna yayılan ve nasırlı ayaklarından yeryüzünün merkezine kadar inen bu gücü, yerden aldığı ile birleştirerek kalbinde toplardı.
O gün bunu son kez yapıyordu. Fakat bu sefer yalnız değildi. İki gün önce tüm aşamaları geçerek herşeye hazır olduklarını ispat eden iki küçük çocuk da yanındaydı. İç içe geçmiş halkalardan oluşan obadaki herkes bu an’a tanıklık etmek ve olacakların birer parçası olmak için toplanmış, gözlerini zirveye odaklamıştı. Yaşlı kurdun sağında ve solunda olan bu çocuklar, herşeyin farkında olan, daha anne karnındayken eğitimleri başlayan ve o gün 7 yaşına girmiş olan Mui ve Jero’ydu. Mui’nin iki yandan boncuk ve renkli iplerle örülen saçları, koyu yeşil elbisesinin üzerine giydiği kırmızı yeleğinin üzerine dökülüyordu. Belindeki deri kuşağını annesi bağlamıştı. Ayaklarındaki kalın örgü çoraplarla dimdik duruyor, yaşlı kurdun solundan kızıl güneşe dikkatlice bakıyordu. Jero ise beyaz gömleğinin üzerine siyah yelek giydirilmişti. Kısa kesilmiş saçlarının üzerinde rengarenk tüylerle kaplı bi şapkası vardı. Keskin bakışlarıyla o da güneşe odaklanmıştı. Alandaki insanlardan oluşan halkalar birbirinin zıddına dönen çarklar gibi hareket etmeye başladığında yaşlı kurt da Mui ve Jero’yu karşı karşıya getirdi. Elinde iki parçadan oluşan birbirinin içine geçmiş bir madalyon vardı. Madalyonun bir parçasını Mui ‘ye bir parçasını da Jero’ya taktı. Mui’nin sağ elini Jero’nun tam kalbinin üzerine, Jero’nun sol elini de Mui’nin tam kalbinin üzerine koydu. Alanda dönen çarklar hızlanırken ‘’sat..çit..’’..sesleri de iyice yükselmişti.. Yaşlı kurt, son kez güneşe ellerini uzattı ve güneşi avcunun içine alır gibi tuttu. Sonra, sağ elini Jero’nun, sol elini de Mui’nin kafasına koydu. Bakışları biribirine kilitlenen çocuklar bir anda yaşlı kurdun elinde biri yeşil biri siyah beyaz iki kuşa döndü. O hızla havalanan kuşların ardından kartala dönüşen yaşlı kurt da onların arkasından havalanarak alandaki dönen çarkın üzerinde dönmeye başladı. Şimşek hızıyla havayı yararak göğe yükselirken en dıştaki çarkın taneleri de birbirinden farklı kuşlar halinde arkasından birer birer yükselmeye başladı..
Alandaki hareketliliği dürbünün ucundan günlerdir izleyen beş kovboy, toz bulutlarının ardından havalanan kuşlara bir anlam veremeyerek ‘’ pis yerliler’’ diyerek mataralarındaki son konyaklarını da tepelerine dikmişlerdi bile.. ancak üç gün sonra alana yaklaştıklarında hiçbirini göremeyip ‘’yerli kızlarla kurdukları hayallerinin suya düşmesi ile binbir küfür ederek ‘’ öldürmek çok da zevkli olacaktı halbuki ‘’ diyerek sağa sola ateş etmekten başka bir şey yapamayacaklardı.
Ve dünyanın başka bir yerinde bir sabah vakti ‘’ Alllaaaahuekber allaaa….’’ Sesleriyle sabah ezanları okunurken caminin giriş kısmındaki arastanın köşesinde büzüşen minik bir kız çocuğu vardı. Bu Mui’den başkası değildi. Ve dünyanın başka bir yerinde baharat torbalarının arasında yoğun kokuya rağmen uyuyakalan bir erkek çocuğu.. bu da Jero dan başkası değildi.. ve ikisinin de üzerinde havada salınarak dolanan büyük kartal.. Bu da yaşlı kurttan başkası değildi.
Macit efendi her günkü gibi daha ezanlar okunmadan kalkmış, kandilini yakıp buz gibi suyla abdestini almıştı. O tam evden çıkarken hanımı da uyanır, o camiye varasıya o da evde namazını kılardı.. Gülizar hatun tertemiz bir hanımdı. Macit efendi ile olan izdivacı çok güzel olmasına rağmen bir çocuklarının olmaması ikisinin de yüreklerinde bir yaraydı. Lakin birbirlerine bunu sezdirmez, muhabbetlerini zedeleyecek tek bir kelam etmezlerdi. Payitahtın içinde katiplik yapan Macit efendi de kendi halinde temiz bir adamdı. Evlerindeki huzura katkısı olacak bir de evlatları olaydı ‘ işte o zaman her şey bambaşka olurdu belki’ derdi içinden .. sabahın seherinde ürpererek geçtiği arnavut kaldırımlarını ay ışığı aydınlatıyordu. Loş ışık bir müddet sonra tanyerinin ağarmasıyla yerini aydınlığa bırakacaktı.. bir tatlı huzur vardı sanki bu sabah ve içinde bir sevinç.. ve bu sevinç biraz sonra yerini hayrete bıraktı. Arastanın yanından geçerken duyduğu bir hapşuruk ile o tarafa dönen Macit efendi ile Mui ilk kez orda karşılaştı.