Devir, bize geçmişten 12 Eylül’e nasıl gelindiğini anlatırken, bazı gerçekleri ince ve derinden işliyor. Ruhumuzda o noktadan bugüne nasıl gelindiğini de algılamaya başlıyoruz.
Bu romanda Ece Temelkuran, anlattığı olaylardan çok onları anlatış şekliyle fark yaratmış; kitapta ülkemizin kabuk tutmayan, hiç kapanmayan yarası, edebiyatçılarımızı üzerine çok yazılıp çizdiği çok önemli, ciddi ve üzüntülü bir süreci ilk defa çocuk dili, gözü, aklı ve yüreğinden aktarmış. Her şeyi farklı kılan ve belki de daha sarsıcı yapan temel unsur da bu zaten, çocuklar anlattığı için hem acı hem tatlı olmuş…
Devir’de, 12 Eylül dönemini farklı sınıflardan gelen iki küçük çocuğun; Ayşe ile Ali’nin gözünden okuyoruz. Hikaye 1980 Mayıs’ının son günlerinde Ankara’da başlıyor, darbenin ilan edilişinden birkaç gün sonra da bitiyor.
Ali ve Ayşe...
Ayşe apartman dairesinde yaşayan hali vakti yerinde bir ailenin kızı, annesi 71 Muhtırası zamanı hapse girmiş ve işkence görmüş eski bir solcu. O zamanlar birlikte olduğu devrimci sevgilisini terk edip,sonrasında çevreden uzaklaşıp ve başka biriyle evlenmiş ve meclis arşivinde devlet memuru olmuş. Ayşe’nin babası solcu devrimcilerden yana olmasına rağmen aktif olarak olaylara katılmayan bir adamdır.
Ali gecekondu mahallesinden bir çocuk, çevresi anne ve babası da dahil olmak üzere solcu abiler ve ablalar ile dolu.
Ali’nin annesi Ayşeler'in evine temizliğe gitmeye başlayınca bu iki çocuğun yolları kesişiyor. Birbirlerinin dünyasını tanıyıp, yakınlaştıkça, birbirlerine benzemeye başlıyorlar. Sırlar paylaşıyorlar, koruyor, kolluyorlar birbirlerini. Ali “Hayat Ansiklopedisi”ni okuyabildiği için çok şey biliyor ve Ayşe ona çok güveniyor. Ali de onu çok cesur ve akıllı buluyor. Ayşe karakolda ve çevresinde, sokakta olup bitenleri, çatışmaları oyun zannederken, yaşadığı çevredeki hareketlenmeleri, gözlemleri sayesinde vaktinden önce büyümüş olan Ali, Ayşe’ye gerçekleri anlatıyor. Bu aralarındaki bağların kuvvetlenmesine ve karşılıklı güvenin artmasına sebep oluyor.
Bir kitabı okumaya başlamadan önce genellikle kapağını açarım, kaç bölümden oluşur, kaç sayfadır incelerim ve bölüm isimlerine bakarım. Devir 'i de şöyle bir karıştırdım ve Ailemizi Tanıyalım, Mahallemizi Tanıyalım, Ahlak Bilgisi, Yurttaşlık Bilgisi gibi başlıkları gördüm. Kısacası, daha kitaba elim değer değmez okul çağlarıma ve ders kitaplarıma geri dönmüş gibi hissettim... Sanırım bu da mesajın bir parçasıydı.
Sonra okumaya başladım merakla ve sayfa sayfa o kadar farklı duygular yaşadım, o kadar çok düşüncelere daldım ki.
Gülsem mi ağlasam mı bilemedim… Ara sıra güldüm…Ağladım…En çok da düşündüm.
Olaylar film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçerken bu sefer arka fonda çoğu zaman olduğu gibi İstanbul değil, memleketin kalbi, yani başkent Ankara vardı, bir de Kuğulu Park ve oradaki kuğular vardı… kuğuların uçmasını engellemek için kırılan kanatlar vardı, hatta darbe dönemlerinde insanların direniş veya devrim gibi eylemleri bir daha denememeleri için kollarının kanatlarının kırılacak şekilde uygulamalar yapılması, bir daha öyle bir hayat istememelerinin sağlanması arasında bir benzerlik, bir gönderme vardı. İki küçük çocuk arasında kurulan çok sıcak, çok içten bir bağ vardı.
O dönemi, bugünü, travmalarımızı, cinselliği, devrimi, Kuğulu Park’ın en sessiz sakinleri olan kuğuların trajedisini, Bülent Ersoy’un bizim toplum için neyi simgelediğini ve başka şeyleri kaleme almıştı yazar… Hepsi de romanın önemli birer parçasıydı.
“Devir”, bir nevi 1980’lerin gündelik hayat ansiklopedisi gibi. Daha doğrusu bir ansiklopedinin romanlaşmış, kurgulanmış, ete kemiğe bürünmüş hali gibi. O döneme dair aklınıza gelebilecek her ayrıntı var kitapta. “Dallas” mesela… Emin olun, bugün televizyonlarda gösterilen hiçbir dizi “Dallas” kadar konuşulmuyor, tartışılmıyor ve hiçbir kötü adamdan JR kadar nefret edilmiyor.
Sonra şu meşhur “Hafta Sonu” gazetesi var. Kimin kiminle beraber olduğunun, sahneye hangi kıyafetle çıkıp kimin desteğiyle yükseldiğinin, hangi sözlerin alkışlanıp hangi sözlerin yuhalandığının çetelesini tutan, böylelikle de gazino ilanlarındaki hiyerarşiyi belirleyen gazete...
Ve en önemlisi de kokular… Anneanne kokusu, dantel örtü kokusu, soba kokusu, rakı kokusu, sokak aralarındaki çatışmaların ardından insanın burnunun direğini sızlatan duman kokusu…
Yitip giden kelimeler… Televizyonda, radyoda işitmediklerimiz. Okul kitaplarına asla girmeyenler. Belki sadece büyüklerin evlerde fısıldayarak telaffuz edebildiği unutturmak istedikleri, yasaklı kelimeler… Hepsi, hepsi var. Kısacası kitapta biz varız.. küçüğü ile, büyüğü ile, sevincimiz ile, üzüntümüzle...
Okuması o kadar akıcı ve kolay değil, durup düşünüyorsunuz çünkü.
Ama başladım, bitireyim ki mesajını anlayayım dediğim bir kitaptı. Sonunda iyi ki de okumuşum dediğim bir kitap oldu.
Keyifli okumalar…
t24.com.tr/haber/ece-temel...evdeyazar.blogspot.com/2015/03/ece-tem...bencetatil.com/ece-temelkuran-...begenmeyenokumasin.com/devir-bir-ece-t...
Güzel ve samimi bir inceleme.elinize saglik kitabi merak ettim.80'li yılları yaşayamadım ama yaşamışım gibi özlerim ben de o samimiyeti.O dönem kitapları,filmleri hep çok hoşuma gider.