Bir erkek kendi değerlerini ve varoluş görüşünü
yozlaştırırsa, aşkın zevk değil, kendini reddetme
olduğunu savunmaya başlarsa, iyilik ve sevap
denilen şeyin gurur değil, acıma, acı, zaaf ve
fedakarlık olduğunu söyler, en soylu sevginin
beğenmekle değil, sadakayla başladığını,
değerlere cevap olarak değil, kusurlara cevap
olarak doğduğunu söylerse, kendini ikiye
bölmüş sayılır. Bedenine söz dinletemez. Seviyorum dediği kadının karşısında iktidarsızlığa düşer, bulabildiği en bayağı orospuya doğru kayar. Bedeni her zaman en derindeki inançlarının nihai mantığını izleyecektir. Kusurların sevap olduğuna inanırsa, varoluşu kötü diye damgalamış sayılır, kendisinin ancak yozlaşmışlıklardan zevk almaya lâyık olduğuna inanır. Sevabı acıyla ağlamıştır, zevkin ancak günahlarda bulunabileceğini sanır. Bu sefer, bedeninin kötü
arzuları olduğunu, zihninin bunları
etkileyemediğini, seksin bir günah olduğunu,
gerçek aşkın katıksız bir ruhsal duygu olduğunu haykırmaya başlar. Ondan sonra da, aşk neden
bana yalnızca can sıkıntısı getiriyor, seks de
yalnızca utanç getiriyor diye merak eder.”