196 syf.
·2 günde·10/10
İnsanlığın amacı iyilik, sevgi ve mutluluksa onu engelleyen nedir?
Tutkular…

Tutkuların en güçlüsü nedir?
Cinsel tutku.

Bu tutku yok olursa, insanlık aradığı huzuru bulmuş olur. Ama o zaman da yaşamı sürdürecek sebep kalkar ortadan.

O halde evlenmeye, birlikte yaşamaya, çocuklar dünyaya getirmeye devam.
Bedel ödemeye de…

Kadınlar tutkularını kullanarak erkeği etkiler, yani gerçekte kadın seçer erkeği. Ele geçirir ve onun üzerinde korkunç bir egemenlik kurar. Belki de gücünün yetmediği yerde başvurduğu bir intikam yöntemidir bu.

Sonrası?

Özgür irade ya da görücü yöntemiyle, elbette ki gerekli formaliteleri yerine getirmek koşuluyla başlayan “kutsal müessese” ye adım atış.

Ailelerin de büyük payı vardır bu “kutsal müessese” nin kuruluşunda.
“Oğlumuz askerliğini yaptı. Maaşı da iyi. İçki içmez, kumar oynamaz…”
“Kızımız pek beceriklidir, sabırlı, anlayışlı ve sadıktır…”

İç ses:
“Al, al hadi, benim kızımı-oğlumu al!”
“Dene bak, memnun kalacaksın!”

Bir çeşit ticaret diyebiliriz buna. Ve bu ticaret gerekli anlaşmalarla sağlama da bağlanır.
Sırf parası çok diye ahlaksız birine masum bir gencin, ya da neredeyse torunu olacağı yaştaki birine masum bir çocuğun “verildiği” görülmemiş şey değildir.

Görmez olaydık!

Sonra gelsin açgözlü ve anlamsız bir sürü törenler.
Adı gelenekmiş!

Şekerler, çikolatalar, sayısı ille de 100 küsûr olması gereken güller, oturulacak evde olması istenen nitelikler, mobilyalar, çamaşırlar, yemek takımları, altınlar, pırlantalar, bohçalar, akraba ve komşuların evi istila ettiği çeyiz serme törenleri, dünürlükler, damatlıklar, gelinlikler, düğün salonları, takı törenleri, borç batağında balayılar…

Peki tüm bunların insanda yarattığı gerilim? Daha “kutsal müessese” ye girişte başlayan koca bir savaş!

Sonra gelsin çocuklar.
Çocuksuz evlilik olur mu? İşler yolunda gitmezse savaş mühimmatı görevi de yapabileceklerdir. Büyük oğlan anneyi tutar, küçük kız babayı. Nadiren ikisi de nefret eder anne babadan. Ama genelde iyi koz olurlar.

“Sana çocuklar doğurdum, bedenim bozuldu. Bunalımdayım!”
“Sen evlendiğim kadın değilsin, dırdırından bıktım, hayatımı ziyan ettim seninle!”

Hayal kırıklığı, acı…

“Oysa dışarıda mutlu olunacak bir hayat var. Bizse bu ‘müessese’ ye tıkılıp birbirimize nefretler büyütüyoruz.”

“Zaman geçiyor, geri gelmeyecek!”

Geçim sıkıntısı, kıskançlık, fikir ayrılığı… Bunlar olmasa başka bir neden bulunur. Başka ilişkiler, sonra ayrılıklar…

Şansını yeniden denemeler.
Oysa sen ‘o’ aynı insansın. Bu defa ne değişecek acaba?

“Birbirine zincirle bağlanmış, birbirinden nefret eden, ama bunu görmezden gelen iki pranga mahkûmuyduk. Evli çiftlerin yüzde doksan dokuzunun aynı şeyleri yaşadığını, bunun başka türlü olamayacağını o zamanlar henüz bilmiyordum.” diyen Tolstoy bunları anlatmış kitabında.

Geri kalan yüzde birine şahsen rastlamadım. Belki bir yerlerde yaşıyorlardır; mutlulukları daim olsun.

Kitaba isim olan Kreutzer Sonat’a gelirsek:
Beethoven’in önce George Bridgetower’a ithaf ettiği bestesidir. Beethoven aşık olduğu kadın hakkında kötü konuşan bu müzisyenden besteyi alıp Kreutzer’e ithaf eder. “Bu Beethoven da kemandan hiç anlamıyormuş.” diyen Kreutzer, sonatı hiçbir zaman çalmaz. Vefasız, bu sayede bir de ünlü olur.

(Kreutzer Sonat'ı dinlemek isteyenler için şurada dursun.)
https://www.youtube.com/watch?v=OF9fneQ50Us

İyi okumalar dilerim.