Duvarsız Ev
hizliresim.com/DjUkEy istinaden yazılmıştır. “Daha güneş bile uyanmamışken asker pantollu adamlar doluştular sabahlara, botları rap rap rap... Kuşlar cıvıltılarını bıraktı, gitti. Bize yine soğuk çelik, süngü ve mitralyöz sesleri... Selamla anneni, babanı selamla; asker botları rap rap rap... Giydiğin kıyafet ne kadar kalın olursa olsun bedenini sıcak tutan ve giysilerini ısıtan şey içinde bulunan ateştir. Giysiler ise bu sıcaklığı muhafaza eder ve kalınlığına göre ısıyı arttırır ya da dışarıdan gelen soğuk havayı engelleyip, ısı düşmesini zorlaştırır. Bu tarz bilgileri kitaplardan edinmedim bizzat tecrübeyle sabitledim. Kimileri kitaplardan alır bilgileri ve yaşamlarını buna göre şekillendirir, kolaylaştırır. Bu süreç bende hiçte böyle kolay olmadı. Tekrar, deneyim, tecrübe, tecrübe ve yine tecrübe ederek kalıtsal hale dönüştü. Bilincimiz bilinçliyken tek başına hareket etmez, tecrübelerin hapsolduğu bilinçaltından bu tecrübeleri de alır, ortaklaşa eylemlerimize dönüşürler. Beynimiz bunu yaparken de bizden herhangi bir efor istemez.” Duyduklarıma inanamadım, Londra’da trafiği yoğun bir köprünün ayakları dibinde, kafasında saçları ve sakalları ile göz kapakları dışında hiçbir yeri gözükmeyen bu adam kıvrıldığı karton üzerinde uyuklarken, bunları sayıklıyordu. Ben işlemeli örtüler, beyaz çarşaflar, buhurdanlıktan gelen mis kokular arasında bile böyle güzel uyku çekemezdim. “Olea hemen buraya gelmelisin,” diye seslendim. Gürültüden beni duyamadı, yeniden, gözlerimi adamdan ayırmadan “Olea,” diye seslendim. Duyar duymaz yanıma koştu. Önümüzde uyuyan adamı görünce irkildi ve iyice sokuldu yanıma. “Ölmüş mü,” diye sordu. “Hayır,” dedim ve uykusunda konuştuğunu söyledim. Bunu dinlemelisin, ben dinlerken kendimi Bay Thomas’ın dersindeymiş gibi hissettim. “Jeff fotoğrafın buraya düştüğüne emin misin? Bulup biran önce buradan gitmek istiyorum. Gerçekten bunun için zamanım yok,” deyince bende geri dönüp fotografı aramak zorunda olduğumu hissettim. “Daha güneş bile uyanmamışken asker pantollu adamlar doluştular sabahlara, botları rap rap rap... Kuşlar cıvıltılarını bıraktı, gitti. Bize yine soğuk çelik, süngü ve mitralyöz sesleri... Selamla anneni, babanı selamla; asker botları rap rap rap... Korkuyu uzatmak istemiyorsan yüzleş bununla, çünkü korku sadece olmamasını istediğin eyleme varılacak sürenin tamamını oluşturan ve ruhunda varolan duygudur. Sona ulaştığında korku sonlanır, arkasından yeni bir duygu durumu çıkar ortaya, anksiyete. Bu durum ise sürekli tekrarlanır. Her şeyini kaybeden insanlar güneşli sabahları düşleyemez. Düşlerinde kaygı, korku, üzüntü ve isteksizlik vardır.” Olea “Jeff bu adam kafayı sıyırmış olmalı,” dediğinde ben adamı inceliyordum ki birden gözlerini açmasıyla gözgöze geldik. İtiraf etmeliyim ki süre bana çok uzun gibi geldi, tedirginlik her tarafımı sardı. Hatta korkuğumu bile söyleyebilirim. “Sizde kimsiniz,” diye sordu. Biraz çekingen, çoğunlukla da titrek bir sesle “dün gece aracımızla köprüden geçerken, elimdeki bir fotografı, ani bir rüzgar esintisiyle elimden kaçırdım,” dedim. “Muhtemelen de buralara bir yere düştü, siz herhangi bir fotograf gördünüz mü?” dediğimde ise “gördüğümüz her şey bir fotograf değil mi ileri de anılarımızda hatırlayacağımız?” cevabını aldım. Kalkmaya yeltendi, beklemediğim bir çeviklikle ayağı kalktı. Çöplerin bir tarafa toplandığı, kağıt, metal, cam gibi özelliklerine göre ayrıldığı öbeklere doğru yürüdü. Köprünün üzerinde trafiğin iyice yoğunlaşması sebebiyle araçlar durma noktasına geldi ve ara sıra korna sesinden başka bir ses duyulmaz oldu. Viyadük benzeri bu yerde her şey yerli yerindeydi. Aşırı derece huzurlu gözükmesinden dolayı da rahatsızlık duymaya başladım. Duvarları olmayan bir evi andırıyordu adeta, bir tek havada asılı duran tabloları, saati gibi aksesuarları eksikti. Kösede evlerde bulunandan daha fazla kitap olan bir kütüphane, hemen karşısında önünde siyah sandalyesiyle beraber çalışma masası, diğer köşede kimi yerleri pas tutmuş bir lambader, ona yapışık bir şekilde oturduğunda rahat hissettirecek gibi gözüken bir koltuk dahi vardı. Kapısız, penceresiz ve duvarsız bir ev. Elinde bir fotografla geri döndü ve “bu mu?” diye fotografı uzattı. Aradığımız fotografın bu olmadığını söyledim. “Peki,” deyip fotografı avuçlarının arasında buruşturup, kağıt öbeğine fırlattı. Etrafın temizliğinden dolayı burada olsaydı görebileceğimizi söyledi, haklıydı da etrafta göze batacak hiçbir fazlalık yoktu. Her şey sinir bozacak kadar sade, sessiz ve düzgündü. Tekli koltuğuna kuruldu ve bizim için çok önemli olan fotografı sordu. Olea bizden bayağı uzaklaşmış, kafası yerde hala fotografı bulma telaşında sağı solu gözleriyle tarıyordu. Bende başladım anlatmaya... Olea’nın okuldan arkadaşım olduğunu, Westminister Üniversitesi’nde okuduğumuzu, fotografın 1945 yılında Londra’da çekildiğini, söyledim. Fotografta ne olduğunu sordu. Fotografta savaş sebebiyle yıkılmış bir şehrin önünde duran bir çocuğun çekildiği ve babası için fotografın çok değerli olduğunu anlattım. Babasının ise geçen sene rahatsızlandığını ve yaklaşık 9 aydır ise hastanede yattığını, dün ise Olea’ya telefon geldiğini, bizi acilen hastaneye çağırdıklarını ve özellikle babasının o fotografı istediğini söylediler. Sonrasını sizde biliyorsunuz dedim ve buradayız dün geceden beri. Elini lambaderin düğmesine uzattı, tık sesini duyduk, lambader yanmadı. “Almanlar geldiğinden beri elektriğimiz yok,” dedi. “Sadece elektriğimiz değil, bak duvarlarımız da yok, duvarlara asılı resimlerimizde,” dedi ve cebinden bir kağıt çıkartıp bana uzattı. Kağıtta şu yazıyordu: “Daha güneş bile uyanmamışken asker pantollu adamlar doluştular sabahlara, botları rap rap rap... Kuşlar cıvıltılarını bıraktı, gitti. Bize yine soğuk çelik, süngü ve mitralyöz sesleri... Selamla anneni, babanı selamla; asker botları rap rap rap... Yıkım hangi nesnenin felaketi değildir ki! Hele ki insanda olursa yıkım hem fiziki hem de ruhani bir çöküşün mimarıdır. Bir şehrin nasıl yıkıldığı duvarlara yazılıdır. Ne bir saat vardır orada ne de bir resim, grisine siyah çalınan, ayakta durmak için sendeleyen duvarları vardır üzerinden yıkım geçen şehirlerin. Ve bu yıkımlar; Kim için savaşmak? Ne için savaşmak? Ve niye savaşmak? Kişi sadece 1 kişiyi mi öldürür yivli bir silahtan çıkan bir hırçın mermiyle... Sadece ölen o mudur? Bir mermiyle kaç kişi ölür? Ya da ölür mü? Ya şehirleri öldürmek, o da bir yıkım değil midir? Bakın bir tarihinize kaç kere ağladı Halep, nasıl kavruldu Nagasaki, parça parça satıldı Trablus, azar azar yıkıldı Kâbil. Bir derya denizinde Titanik gibi usulca batırıldı umutlar, duvarlar önce saatlerini ve sonra resimlerini yitirdi bir bir.” Kağıdı geri uzattım, bir şey diyecek oldum ancak diyemedim. “Buralarda oyalanmayın, hasta beklemez sabahı biran önce gidin,” dedi. Koltuğun göremediğim yanına doğru kolunu uzattı ve oradan bir oyuncak çıkardı. Tombulca kurşuni bir rengi bulunan, üzerine eyer görevi görsün diye dikilmiş kahverengi dikdörtgen biçiminde bir kumaş parçası ve kopmak üzere olan bir kuyruktan ibaretti. Teşekkür ederek aldım ve kolumun arasına sıkıştırdım. Yineden teşekkür ettim ve ardımı dönüp yürümeye başladım. Olea ileri de hala fotografı aramaktaydı. “Olea, Olea çok geç kaldık, hadi gidelim, araçta bekliyorum seni,” diye bağırdım. Üzgün bir “tamam,” deyip, yürümeye koyuldu. Araca vardığımda arka koltuğa bıraktım oyuncak fili, araca binip, çalıştırdım. Olea’da gelince hastanenin yoluna koyulduk. Bir yandan Olea’yı teselli etmeye çalışıyor diğer yandan yola bakıyorum derken, ani bir fren yapmak zorunda kaldım. Önümüzden bir kedi fırlayıp karşıya geçti. Frenin etkisiyle araç içerisinde ne varsa ortalığa saçıldı. Olea koltuktan düşen fili fark etti ve geriye doğru eğildiğinde çığlık attı, korktum. “Jeff fotografı buldum, buldum, buldum,” diye tekrar ediyordu. Hemen araçtan indik, arka koltuğun altına sıkışmış fotografı çıkardık. Olea bana baktı ve gözlerindeki sevinci içimi kavurdu. Fotografı göğsüne bastırarak ön koltuğa geçip oturdu. Yere düşen oyuncak fili kaldırdım ve arka koltuğun üzerine koydum. Yeniden direksiyona geçtim ve aracı çalıştırdım. “Olea şu fotografı verir misin? Bakmak istiyorum,” dedim. Olea “bir daha olmaz Jeff,” dedi. Hareket etmediğimizi, sıkı tutacağımı söyledimse de ikna edemedim. Sonra bana döndü ve “ben göstereceğim,” dedi. Döndü, arka koltuktaki fili gördü ve öylece kaldı.
Etkinlik
··
105 Gösterim
2 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Eline sağlık. Resmin kendisi üzerinden güzel bir kurgu olmuş. İçinde geçenbazı şeyler tanıdık gelmişti, aratınca geçen sen yazdığın incelemeyi buldum Mahşerin Dört Atlısı'na. Oradaki görüşlerini güzel bir şekilde akuple etmişsin öyküye. Çok fazla dikkat çekici bir öykü değil ama derli toplu bir kurgusu, akıcı bir anlatımı var. Adam uyurken söylediği şeyler neden o kadar etkiledi diye sorulabilir belki- anlatıcının savaşla ilgili bir tecrübesi vb. mi olmuş? Bir de ankisiyete korkudan sonra değil de kagının sürekliliği diye biliyorum , yani korku kısa süreli bir hisken ankisiyete önce ve sonra da olabilen bir kaygı bozukluğu sanki. Yanlış da olabilir elbette. Süzün kısası etkinliğe uygunluk ve hikaye tarzı olarak beğendim ben. Teşekkürler.
Tayfun
Gönderi Sahibi
Eyvallah abi :) Aslolan gördüğündür. O kısımları zaten beceremedim. Keyifli okumalar dilerim.
Yazmak kolaydır Ama hissederek yazmak zordur Mitralyöz bu kelimeyi Sabahattin Ali kitabinda ilk duymuştum yanliş hatirlamiyorsam Gercekten hiç sıkılmadan okudum kalemine emeğine sağlik abi Bugün her şeyi sabırla okuyorum Bazı ince detaylar var çok hoşuma gitti Bir an kendimi olayda bulmam Resimi görerek olayı kurgulamak Bilinçsizce kendimi 2 dünya savaşı Alman Rus savaşında buldum Sisli bir duman ve silah kokulu bir havada... Seni okurken farklı bir tat aliyorum Saygilar sevgiler
Tayfun
Gönderi Sahibi
Eyvallah İsmail.