·520 syf.··Beğendi
···Okunma: 15 Mayıs 2020 17:59 Size biraz Martin Eden’den bahsedeyim…
Kuzenimin ısrarlı tavsiyesi üzerine (‘Herkes biraz Martin Eden’dir.’ diyerek…) okudum. Kuzenimin dediğine göre ben de herkes gibi Martin Eden’den biraz bir şeyler buldum kendimde. Tabi onlardan bahsetmeyeceğim.
Öncelikle henüz bu kitabı okumamış olan varsa mutlaka okumasını tavsiye ederek, bu paylaşımımda spoiler olabileceği uyarısında bulunmuş olayım. Zira ben kitaba başlarken öncesinde bi spoiler almıştım ve bu cidden kötü bir şeydi. Kitabı okurken hikâyenin sonunu biliyordum ve yanılmayı çok istemiştim. Ama olmadı işte…
Bu hikâye, sokakta bir adamı uğradığı saldırıdan kurtarmasıyla adeta hayatı değişen Martin Eden’in hikâyesidir...
Martin Eden; Oaklan’da yaşayan, işçi sınıfından, kaba, eğitimsiz bir denizcidir. Sokakta saldırıya uğrayan bir adamı kurtarır ve adam onu evine götürür. Martin, burjuva sınıfından olan bu adamın kardeşi Ruth’a âşık olur. Yeşilçam filmlerinde sıkça gördüğümüz zengin kız- fakir oğlan ikilemi. Martin, bu elit kesim arasına girme gayretiyle bulunduğu işçi sınıfından kurtulmaya çalışır. Bu sebeple kendini geliştirmeye, eğitmeye yönelik tutkulu bir şekilde kütüphanede ve evde okumaya başlar. Ruth’a olan aşkı ile okur, okur, okur… Kısa sürede çok mesafe kat eder. Bardak dolmaya başlamıştır ve taşacaktır. Martin’in tek hedefi hikâye/kitap yazmak ve bunun getirileri (para, ün, statü ve güç) ile Ruth’u elde etmektir. Artık hikâye yazmaktadır. Ama bu yazdığı hikâyeler dergilere tarafından sürekli reddedilir. Martin, beş parasız işçi sınıfından bir denizci, kız ise burjuvazi bir aileden gelen güzel bir kız. Ruth’un ailesi onu sürekli Martin’den uzaklaştırmaya çalışır. Martin, Ruth’dan her şeyi yoluna koyacağına, hikâyeleri dergiler tarafından kabul göreceğine ve bu şekilde geçimini sağlayacağına dair kendisi için 2 yıl süre ister. Martin’nin bahsettiği başarıyı elde etmesine az bir zaman kala Ruth ailesinin baskısına da dayanamayarak Martin’den ayrılır. Tabi, Martin hem fakir bir işçi, hem eğitimsiz, kaba, kavgacı bir tip... Elit bir aileye layık değildi. Bu ayrılıktan sonra yazmayı bırakan Martin’in daha önce yazmış olduğu hikâyeler bir vesile ile ilgi görmeye başlar yayınevleri tarafından. Martin’in eserlerine ilgi büyüdükçe büyür ve Martin büyük bir üne kavuşur. Martin yakaladığı bu ün ile herkesin ilgisini çekmeye başlar. Onu sürekli reddeden dergiler, yayınevleri Martin’in kapısında sıraya girmeye başlar. Martin açken yüzüne bakmayan burjuva sınıfının elit aileleri onu yemeğe davet etmeye başlar. Oysa Martin insanların kendisine verdiği değerin kendisi ya da yaptığı işten değil, kazandığı şöhretten kaynaklandığını düşünerek hepsine karşı kin duymaktadır. Martin bu şekilde düşünse de bazı davetleri kabul eder ama bunları yüzlerine karşı haykıramamaktadır. Bu düşünce içini kemirir durur. Daha önce Ruth’a baskı uygulayıp Martin’den koparan Morse ailesi bu sefer kızını bizzat kendileri Martin’e gönderir. Martin’i tekrar elde edebileceği düşüncesiyle Ruth, Martin’in kapısını çalar. Ruth, Martin’den özür dileyerek yaşananları unutmasını ve tekrar birlikte olmayı ister. Martin herkes gibi Ruth’un da kendisine sahip olduğu şöhretten dolayı geldiğini düşünür. Haksız da değildir tabi. Bu düşünce yine içini kemirir. Artık çok geçtir, artık çok geç…
Evet, Martin şöhreti yakalamıştır ama hayattan bir beklentisi kalmamış, insanların ikiyüzlülüğüne dayanamamış ve yaşama sevincini kaybetmiştir. Umutsuzluk, karamsarlık, bıkkınlık, acı, hüzün...
Hikâyenin sonunda Martin vapur yolculuğunda kendini vapurun çıkardığı köpüğe bırakır ve serin suların derinliğine doğru yaşama içgüdüsüne karşı mücadele ederek yaşamına son verir…
Evet, kitabın kısa özeti bu. Kitabı okurken Dostoyevski’nin şu sözü hep aklımın bir kenarındaydı;
“Kimse seni sen olduğun için sevmeyecek; herkes seni, seni sevmenin onlara ne kadar yakışacağını düşündüğü için, yani kendileri için sevecek ve bu da demek oluyor ki insan böyle yaparak yine kendini sevecek. Sen hiç sevilmemiş olacaksın hikâyenin sonunda.”
Martin de öyleydi. İnsanlar onu şöhreti için sevmeye başlamıştı. Onu sevmenin kendilerine ne kadar yakışacağını düşündükleri için. Ve zaten insanların bu ikiyüzlülüğüne dayanamayıp kendini denize atmıştı. Martin kendini denize atarken bu sefer Orhan Veli’nin bir şiirindeki;
“Atamam kendimi denize, dünya güzel” sözünü hatırladım. Martin’in intiharı beni derinden üzse de bunu kabullenmekte zorlanmıştım. İntiharın ferahlık, kurtuluş, başkaldırı yolu olduğunu düşünenlere karşı sadece bir kaçış olarak görmekteyim bu acı döngü içinde... Şairin dediği gibi bu döngüden çıkabilmek için intihar etmek sadece oyunu kaybetmektir. Bu oyuna “istemeden de olsa” başlamışken bu şekilde kaybetmek ise en büyük acı olsa gerek. Tek bir çözüm var aslında ama o da çok geç, eğer seçim şansı olsaydı başlamamayı dilemek. Bu döngü içinde var olmamayı...
Evet, böylesi acı bir döngü içinde yok olmak…
Martin içimizden biridir. Hikâyesiyle tanışırsanız hepiniz ondan bir parça bulacaksınız kendinizde. Keşke tanışsanız…