·415 syf.····Okunma: 08 Eylül 2020 18:09 Tanpınar'ı onun istediği gibi, içlerinde sindire sindire okuyanlar, onu sevecekler, yalnız ona karşı değil, bütün sanata, insana ve kainata başka bir gözle bakacaklar, kendilerini ebediyete götüren esrarlı ışıklarla dolu bulacaklardır." Mehmet KAPLAN
1939 yılının İstanbul'u. Gelmekte olan 2. Dünya Savaşı'nın hemen öncesindeki dönemler... Kitabın baş karakteri Mümtaz, kendisinden yaşça büyük, kendisini her anlamda büyüten, yetiştiren ve ağır bir hastalık çeken amcasının oğlu İhsan'la ilgilenmektedir. Mümtaz, iyi bir eğitim almış, son derece donanımlı bir kişidir. Edebiyat fakültesinde asistanlık yapmaktadır ve eski şiire özellikle de eski Türk musikisine çok ilgilidir. Hatta Şeyh Galip üzerine yazmayı düşündüğü eseriyle uğraşmaktadır. İhsan'la ilgilenecek bir hasta bakıcı bulmak için İstanbul sokaklarına çıkan Mümtaz, kendisini İstanbul sahaflarında bulur. Fırtınalı bir aşk yaşadığı, daha önce evlilik aşamasına geldiği, ancak acı bir şekilde ayrıldığı Nuran ile ilgili bir haber alır. Bundan sonra, Mümtaz'ın geçmiş birkaç yılında Nuran ile olan aşkı çerçevesinde yaşamına tanıklık ederiz. Bir tarafta dünyanın nizamı tepetaklak olurken, diğer tarafta hayat nizamı tepetaklak olmuş olan Mümtaz'ın öyküsü bizi beklemektedir.
Tanpınar'ın yine zamanı olağanüstü bir şekilde kullandığı bir roman Huzur. Aynı Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde olduğu gibi. Ancak bu kitabı daha bir sevdim diyebilirim. Kitap her zamanki gibi hayat, tarih, doğu-batı arasında kalmışlık, insanın iç dünyası, aşk, yaşam-ölüm üzerine, roman karakterleri üzerinden müthiş tespitler içermekte.
Bu kitap aynı zamanda bir İstanbul romanı. Okuyucuyu İstanbul'da semt semt, sokak sokak bir yolculuğa çıkarıyor. Tanpınar'ın özellikle de İstanbul'un en sevdiğim noktaları olan Üsküdar-Beykoz hattıyla ilgili betimlemeleri doyumsuzdu.
Türk edebiyatında bu romanı aşabilecek bir romanla karşılaşabileceğimi pek zannetmiyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar gibi bir şahsiyetin yaşarken kıymetinin bilinmemiş olması, fikirlerinden istifade edilmemiş olması, yalnız başına bir köşede ölüp gitmiş olması millet olarak en büyük ayıplarımızdan olduğunu düşünüyorum. Başka da söylenecek bir şey yok.