Bin dokuz yüz!
1900!
20. yüzyılın başlangıcı!
Yayılmacılığın pik yaptığı, dünyayı keşfetme arzusunun yaygınlaştığı, insanların yaşam alanlarından ziyade sınırsız yaşam olanaklarının ateşiyle yandığı bir çağın başlangıcı!
Oysaki dünyada bazı şeyler yaşandığı yerde en güzelini yapabilme hayaliyle en güzel yaşanmaz mı? Mutluluk sonsuz denizlerin çağrısındaki sonsuz ihtimallerde mi gizli olmalıdır illa? Bin Dokuz Yüz’ün ifadesiyle “Sonsuz olmayan bir klavyede mutluluğu çalmak” da mümkündür elbet. Yazarın kurgusuna ve felsefesine hayran kalmamak elde değil.
“Mutsuzluğu yendim. Yaşamımı isteklerimin pençesinden kurtardım.”
Mutsuzluğun isteklerin ulaşılmaz olmasında gizli olduğunu hissettiriyor yazar. Ne kadar az ama net isteğimiz olursa o kadar mutluluğa yaklaşacağımızı vurguluyor. Şu an dünyada yaygın felsefelerden minimalizden psikolojinin pek çok öğretisinde de bu fikirler geçerliliğini korumakta. Kapitalizmin ve tüketime dayalı yeni yaşam anlayışının tersine insan hiçbir zaman olmadığı kadar mutsuz olduğu bir çağda yaşıyor. Kitap bu noktada durup düşünmeyi dağlatıyor okura.
“Ben bir denizde doğdum ve orada öldüm.”
Bir yere ait olmanın, kök salabilmenin ne kadar emek isteyen ve sahiplenici bir yanının olduğunu reddeder oldu insan yeni çağda. Kitabın kahramanı Bin Dokuz Yüz belki de kendi çağının son temsilcisi olarak bu dönemin bitişinin de göstergesi sayılabilir.
“Sonu hiç gelmeyen milyonlarca, milyarlarca tuş ve asıl gerçek, onların hiç tükenmediği, klavyenin sonsuz oluşu/
Eğer o klavye sonsuzsa, o zaman/
O klavyeyle çalabileceğin bir müzik yoktur. Yanlış sandalyeye oturmuşsundur: O Tanrı’nın kullandığı piyanodur.
Yolları görmedin mi ya?/
Sadece yolları düşün, binlerce yol var, bir tanesini nasıl seçebiliyorsunuz/
Bir kadını nasıl seçebiliyorsunuz/
Bir evi, sizin