Tam da Oğuz Atay’ın ifade ettiği gibi, “Kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor.” Bu kitabın bende uyandırdığı hisleri nasıl tarif edeceğimi tam olarak ben de bilmiyorum. Şu ana kadar okuduğum en anlamlı, bana değer katan kitaplardan biriydi.
Asırlar öncesinden (MÖ 4) gelen bir ses ama sanki yanı başımda gibi, derdimiz aynı, sorularımız da.. Seneca bu sorularıma cevap verir nitelikte konuştu adeta benimle, öyle hemhâl oldum ki onunla, sanırım bundan dolayı da bayağı etkilendim. Seneca’yla, Stoacı öğretiyle yeni tanıştığım için de üzgünüm haliyle. Stoacı öğreti Seneca’nın benimsediği, aslında bir nevi temsilciliğini de üstlendiği bir öğreti. Helenistik felsefenin en önemli akımlarından biri olan Stoacılık, kısaca insanın asıl amacının mutluluk olduğunu, buna ulaşabilmenin yolunun doğaya uygun yaşayarak mümkün olduğunu savunur.
Kitaba gelecek olursam... Kitap iki bölümden oluşuyor. Kardeşi Gallio’ya yazdığı ilk kısımda, mutluluğun ne olduğuna değiniyor, onun nasıl kazanılabileceğiyle ilgili fikirlerini aktarıyor Seneca. Elinizden kalemi eksik etmeyin, aforizmalık o kadar çok söz var ki... Bir sayfayı tamamen çizmişim farkında olmadan.. Burada erdem ile haz arasındaki ayrıma birkaç sayfa kadar ayırmış. Beni kitapta yoran tek şey buydu.
İkinci kısma ise tam anlamıyla vuruldum, hatta o kadar etkilendim ki ağlamamak işten değildi. Bu bölümde yaşamın kısalığı üzerine konuşmaları yer alıyor. Yaşamın kısalığını yıllarla değil yaşadıklarımızla, kendimize ayırdığımız zamanla belirleyebileceğimizi anlatıyor ama nasıl bir üslupla. Okurken hayran oldum, asırlık bir çınarla o anlarda çağdaş oldum.
Diyor ki “ Zenon, Pythagoras, Democritus’un her biri müsait olacak, her biri kendisine geleni daha mutlu ve daha kendine adanmış biri olarak geri gönderecek. Hiçbirisi senin