Saat beş buçuğu vuruyor şimdi. Kalkıyorum; soğuk gömleğim etime yapışıyor. Çıkıyorum. Niçin? Niçin mi? Çıkmamam için sebep yok da ondan. Kalsam da, bir köşede sessizliğe gömülsem de kendimi unutamayacağım. Burada olacağım, ağırlığım döşemenin üzerine çökecek. Varım ben.
Var olmaktayım, işte onu sürdüren benim. Evet ben. Gövde bir kere yaşamaya başlayınca, bu işe kendi kendine devam eder. Fakat düşünceyi ben sürdürür, ben geliştiririm. Var olmaktayım. Var olmakta olduğumu düşünüyorum. Ah, şu varolma duygusu kıvrılan bir yılan gibi ve onu sürdüren benim, yavaşça… Düşünmeyi durdurabilseydim! Çabalıyorum, başarıyorum: Kafamın içi dumanla doluyor gibi… işte yeniden başladı: “Duman… düşünmemek… Düşünmek istemiyorum. Düşünmek istemediğimi düşünüyorum. Düşünmek istemediğimi düşünmem gerek.” Bitmek bilmeyecek mi bu?
Düşünmeyi durdurabilsem iyi olacaktı. Düşünceler her şeyden daha yavan. Etten bile yavan. Uzayıp dururlar, bitmez tükenmezler ve insanın ağzında acayip bir tat bırakırlar. Bir de düşüncelerin içinde kelimeler var; tamamlanmamış kelimeler, eksik kalmış cümleler durmadan geri gelirler: “Bitirmem gere… Varolu… Ölüm… M. de Rollebon öldü. Değilim… Varolu…”