Amin Maalouf, “Semerkant” romanında 11. yüzyıl ile 20. yüzyıla ait iki ayrı hikâyeyi, Hayyam’ın eseri “Rubaiyat” etrafında kurgulamış. Farklı zamanlarda geçen bu iki anlatıyı bir araya getirme biçimini oldukça başarılı buldum.
Romanın ilk bölümünde Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah arasındaki ilişki; dönemin atmosferi, düşünce yapısı ve siyasal dengeleriyle birlikte etkileyici bir şekilde aktarılıyor. Özellikle Selçuklu Devleti’nin gücünün ve o dönemin siyasi yapısının arka planda sürekli hissedilmesi anlatıyı daha da güçlü kılıyor.
Elbette yazar bir tarihçi değil. Bu yüzden romandaki bazı tarihsel unsurlar tartışmaya açık olabilir. Ama ben açıkçası kitabı daha çok edebi yönü ve sunduğu düşünsel çerçeve üzerinden okumayı tercih ettim.
İlk bölümde karakterler belirli temsiller üzerinden öne çıkıyor:Ömer Hayyam bilimsel düşünceyi ve özgürlüğü, Nizamülmülk devlet düzenini ve otoriteyi, Hasan Sabbah ise daha çok ideolojik ve dinsel çatışmayı temsil ediyor.
Romanın 20. yüzyılda geçen ikinci kısmında tempo yer yer düşse de genel akış bozulmuyor. Bu bölümde özellikle İran’ın modernleşme sürecine yapılan vurgu dikkat çekici. Bu coğrafyada değişimin ne kadar zor ilerlediğini ve Batılı devletlerin geçmişte olduğu gibi bugün de sürecin bir parçası olduğunu görmek, hikâyeye farklı bir anlam katıyor.
Amin Maalouf’un mekân kurma gücü de oldukça başarılı. Semerkant’tan İsfahan’a, Tebriz’den Tahran’a, Alamut’tan saraylara uzanan geniş bir dünya var karşımızda. Hanlar, sultanlar, entrikalar ve siyasal mücadeleler… Tüm bu yapı, 20. yüzyıldaki gelişmeler ve Titanic'in batışı ile birleşince, Rubaiyat etrafında kurulan anlatı daha da anlam kazanıyor.
Kitap hakkında daha çok şey söylenebilir ama çok uzatmadan, beni en çok etkileyen alıntıyla bitirmek istiyorum:
“Zamanın iki yüzü var,
SemerkantAmin Maalouf · Yapı Kredi Yayınları · 202574,7bin okunma
Büyülü gerçeklik akımının bana göre ülkemizdeki en önemli temsilcilerinden biri olan Nazlı Eray, Aydaki Adam Tanpınar kitabında Ahmet Hamdi Tanpınar’ı kendi tarzıyla okura çok etkileyici bir şekilde yansıtmış. Yazarın kendine has üslubu; hayal ile gerçek arasındaki geçişler, mekânlar arası sıçramalar ve lineer olmayan zaman kurgusu içinde “sükût suikastına” maruz kalan “Kırtıpil Hamdi”yi oldukça başarılı bir biçimde anlatıyor.
Kitaba başlamadan önce Tanpınar hakkında; özellikle yakın çevresi, şiirleri ve edebi tarzı üzerine kısa bir hatırlatma yapmak, okuma deneyimini daha da zenginleştirebilir. Çünkü bu eser klasik bir biyografi değil; yazarın kendi anlatım dünyasında yeniden kurduğu, imgelerle örülü bir Tanpınar portresi.
Kitapta en çok dikkatimi çeken şeylerden biri imgelerin yoğun kullanımı oldu. Örneğin Tanpınar’ın yaşadığı dönemde hak ettiği değeri görememesi, kedisinin adının Kafka olmasıyla destekleniyor. Burada Franz Kafka ile kurulan paralellik oldukça anlamlı. Aynı şekilde “ay” imgesi de dikkat çekici: Tanpınar’ın eserlerinin herkesin gözünün önünde olmasına rağmen fark edilmemesi, onun yaşarken yeterince anlaşılmamasıyla örtüşüyor. Tanpınar’ın güncesi, şiirleri hatta suretini “aya” yansıtılmasına rağmen ve kimse tarafından fark edilmemesini şu alıntı çok iyi gösteriyor:
“Civar evlerde, pencerelerde hiçbir hareket yok. Boğaz’da vapurlar yol alıyor, köprü üstünde trafik akmaya devam ediyor. Ses seda yok civarda…”
Duşize Hanım karakterini ise “bellek” imgesi olarak kullanmış. Her şeyi bilmesi, her şeyin ona anlatılması ama aynı zamanda yatalak olması, hatırlamanın pasifliği üzerine metafor oluşturuyor.
Narmanlı Yurdu’ndaki odanın atmosferi, Tanpınar’ın iç dünyasındaki gelgitleri; parasızlık, hastalıklar, alışkanlıklar, kaygılar ve o hiç bitmeyen geç kalmışlık