Abdullah Boğa

Huzur(suzluk)
8/10
·379 syf.··
2026 6. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 20 Mayıs 2026 21:11
Saatleri Ayarlama Enstitüsü ’nden sonra okuduğum ikinci Ahmet Hamdi Tanpınar kitabıdır. Yoğun anlatımı, yazarın oluşturduğu zihinsel atmosfer, her paragrafın neredeyse deneme formunda olduğu; kendinizi vererek, sabırla ve sindirerek okunması gereken bir Ahmet Hamdi Tanpınar eseridir. Dilin zengin kullanımı ve unutulmaya yüz tutmuş kelimeler ile edebiyatın “ben buradayım” dediği bir roman. Kitabı yedi günde tamamladım ama bitirdikten sonra üzerine düşününce biraz daha yavaş okumam gerektiği kanısına vardım. Bunun nedeni de; doyurucu bir okuyuş gerektiği, üst metinde bir aşk hikâyesi gibi görünse de alt metinde farklı konuların bulunması. Ayrıca Tanpınar’ın zaman algısı da kitaba farklı bir boyut kazandırmış. Kitap dört bölümden oluşuyor; İhsan, Nuran, Suad ve Mümtaz. Genel olarak; Mümtaz: geçmiş ile gelecek arasında kalan, çok düşünen, hayatı yaşamaktan çok izleyen, karar veremeyen, kırılgan - Nuran: Mümtaz’ın çok büyük anlamlar yüklediği, toplumsal baskılar hisseden, dengeli, gerçekçi, geçmiş ile geleceğin arasındaki uyum - İhsan: aydın kişilik, geçmiş ve gelecek arasında denge kurabilen, kültürlü ve düşünsel olgunluğu olan - Suad: insan ilişkilerini sahte bulan, nihilist, değerleri boş bulan karakterler olarak çıkarlar. Ancak alt metinde karakterlerin bambaşka alegorik anlamları çıkar. Asıl romanın doyurucu ve edebi yönden zengin olması bundandır. Örneğin hikâyenin ana karakterinin Mümtaz gibi görünse de benim alt metinlerden çıkardığım ise Suad’ın daha merkezde olduğu. Suad’ın Huzur’u bir yanılsama olarak görmesi, geçmiş ile geleceğin çarpışmasında parçalanmışlığı, bireysel bir çöküşü, Doğu ile Batı’nın uyumsuzluğunu vb. durumları çok belirgin lanse etmesi ve Suad’ın enerjisinin açık şekilde okuyucuya geçmesi. Ve sonunda huzursuzluğun temsili gibi görülen Suad’ın ölmesi… Tam bir denge figürü,
HuzurAhmet Hamdi Tanpınar · Dergâh Yayınları · 202421,4bin okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
7/10
·544 syf.··
2026 5. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 12 Mayıs 2026 00:10
Veba Geceleri, okuduğum Orhan Pamuk kitapları arasında altıncısı ve bitirmekte en zorlandığım roman diyebilirim. Tarih, polisiye, salgın ve siyasi katmanların iç içe geçtiği oldukça yoğun bir atmosfer sunuyor. Bu yoğunluk, romanın bazı bölümlerinde akıcılığı zorlaştırıyor. Roman, tarihi karakterler ile kurmaca karakterleri ve olayları iç içe geçirerek zaman zaman okuyucuda “gerçek mi kurgu mu?” sorusunu uyandırıyor. Bu durum, metni araştırma hissi veren bir hale dönüştürüyor. Ancak bu yoğun yapı içinde ben metni hızlı ilerleterek okuyamadım bu benim okuma alışkanlığım ile ilgili de olabilir. Kitapta genel olarak bilim ile dini bağnazlık arasındaki çatışma, dinin siyasi bir araç olarak kullanılması, Doğu–Batı gerilimi, ulus-devletlerin ortaya çıkışı ve tüm bu süreçlerin merkezinde yer alan veba salgını işleniyor. Özellikle Mingerlilerin “resmi tarih” oluşturma süreci, tekrar eden anlatımlar ve yer yer benzerliklerin yoğunluğu nedeniyle zaman zaman rahatsız edici bir etki yaratıyor. Orhan Pamuk’un diline alışık olmama rağmen romanın temposu benim için yavaş ilerledi. Kurgu açısından merak unsurunun zayıf kaldığını, metinler arasında zaman zaman kopukluk hissi oluştuğunu ve duygusal geçişlerin yeterince güçlü kurulmadığını düşündüm. Yazarın diğer bazı romanlarının aksine, karakterlerin psikolojik derinliğini yeterince hissedemedim. Sadece son otuz sayfada Mina Mingerli’nin kendine dair anlatımları bu açıdan daha dikkat çekiciydi. Bununla birlikte romanın mekân olarak bir adada geçmesi, sıkışmışlık hissini ve dünyayla bağlantının kesilmesini başarılı şekilde yansıtıyor. Limanların kapatılması, karantina ve izolasyon atmosferi salgının ruhunu oldukça güçlü biçimde kuruyor. Genel olarak benim için zor ilerleyen bir kitap oldu. Orhan Pamuk okumaya yeni başlayacaklara ise
Veba GeceleriOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 20218,7bin okunma
Zamanın iki yüzü
Puan vermedi·320 syf.··
2026 4. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 02 Mayıs 2026 22:24
Amin Maalouf, “Semerkant” romanında 11. yüzyıl ile 20. yüzyıla ait iki ayrı hikâyeyi, Hayyam’ın eseri “Rubaiyat” etrafında kurgulamış. Farklı zamanlarda geçen bu iki anlatıyı bir araya getirme biçimini oldukça başarılı buldum. Romanın ilk bölümünde Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah arasındaki ilişki; dönemin atmosferi, düşünce yapısı ve siyasal dengeleriyle birlikte etkileyici bir şekilde aktarılıyor. Özellikle Selçuklu Devleti’nin gücünün ve o dönemin siyasi yapısının arka planda sürekli hissedilmesi anlatıyı daha da güçlü kılıyor. Elbette yazar bir tarihçi değil. Bu yüzden romandaki bazı tarihsel unsurlar tartışmaya açık olabilir. Ama ben açıkçası kitabı daha çok edebi yönü ve sunduğu düşünsel çerçeve üzerinden okumayı tercih ettim. İlk bölümde karakterler belirli temsiller üzerinden öne çıkıyor:Ömer Hayyam bilimsel düşünceyi ve özgürlüğü, Nizamülmülk devlet düzenini ve otoriteyi, Hasan Sabbah ise daha çok ideolojik ve dinsel çatışmayı temsil ediyor. Romanın 20. yüzyılda geçen ikinci kısmında tempo yer yer düşse de genel akış bozulmuyor. Bu bölümde özellikle İran’ın modernleşme sürecine yapılan vurgu dikkat çekici. Bu coğrafyada değişimin ne kadar zor ilerlediğini ve Batılı devletlerin geçmişte olduğu gibi bugün de sürecin bir parçası olduğunu görmek, hikâyeye farklı bir anlam katıyor. Amin Maalouf’un mekân kurma gücü de oldukça başarılı. Semerkant’tan İsfahan’a, Tebriz’den Tahran’a, Alamut’tan saraylara uzanan geniş bir dünya var karşımızda. Hanlar, sultanlar, entrikalar ve siyasal mücadeleler… Tüm bu yapı, 20. yüzyıldaki gelişmeler ve Titanic'in batışı ile birleşince, Rubaiyat etrafında kurulan anlatı daha da anlam kazanıyor. Kitap hakkında daha çok şey söylenebilir ama çok uzatmadan, beni en çok etkileyen alıntıyla bitirmek istiyorum: “Zamanın iki yüzü var,
SemerkantAmin Maalouf · Yapı Kredi Yayınları · 202574,9bin okunma
Tanpınar’ın güncesinden satırlar yapayalnız gökyüzündeydi
8/10
·307 syf.··
2026 3. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 29 Nisan 2026 13:33
Büyülü gerçeklik akımının bana göre ülkemizdeki en önemli temsilcilerinden biri olan Nazlı Eray, Aydaki Adam Tanpınar kitabında Ahmet Hamdi Tanpınar’ı kendi tarzıyla okura çok etkileyici bir şekilde yansıtmış. Yazarın kendine has üslubu; hayal ile gerçek arasındaki geçişler, mekânlar arası sıçramalar ve lineer olmayan zaman kurgusu içinde “sükût suikastına” maruz kalan “Kırtıpil Hamdi”yi oldukça başarılı bir biçimde anlatıyor. Kitaba başlamadan önce Tanpınar hakkında; özellikle yakın çevresi, şiirleri ve edebi tarzı üzerine kısa bir hatırlatma yapmak, okuma deneyimini daha da zenginleştirebilir. Çünkü bu eser klasik bir biyografi değil; yazarın kendi anlatım dünyasında yeniden kurduğu, imgelerle örülü bir Tanpınar portresi. Kitapta en çok dikkatimi çeken şeylerden biri imgelerin yoğun kullanımı oldu. Örneğin Tanpınar’ın yaşadığı dönemde hak ettiği değeri görememesi, kedisinin adının Kafka olmasıyla destekleniyor. Burada Franz Kafka ile kurulan paralellik oldukça anlamlı. Aynı şekilde “ay” imgesi de dikkat çekici: Tanpınar’ın eserlerinin herkesin gözünün önünde olmasına rağmen fark edilmemesi, onun yaşarken yeterince anlaşılmamasıyla örtüşüyor. Tanpınar’ın güncesi, şiirleri hatta suretini “aya” yansıtılmasına rağmen ve kimse tarafından fark edilmemesini şu alıntı çok iyi gösteriyor: “Civar evlerde, pencerelerde hiçbir hareket yok. Boğaz’da vapurlar yol alıyor, köprü üstünde trafik akmaya devam ediyor. Ses seda yok civarda…” Duşize Hanım karakterini ise “bellek” imgesi olarak kullanmış. Her şeyi bilmesi, her şeyin ona anlatılması ama aynı zamanda yatalak olması, hatırlamanın pasifliği üzerine metafor oluşturuyor. Narmanlı Yurdu’ndaki odanın atmosferi, Tanpınar’ın iç dünyasındaki gelgitleri; parasızlık, hastalıklar, alışkanlıklar, kaygılar ve o hiç bitmeyen geç kalmışlık
Aydaki Adam TanpınarNazlı Eray · Everest Yayınları · 2019257 okunma
İhsan Oktay ANAR Evreni
8/10
·154 syf.··
2026 2. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 23 Nisan 2026 00:00
Puslu Kıtalar Atlası ile başlayıp Kitab-ül Hiyel ile devam ederek yazarın yedinci kitabını da bitirmiş bulunuyorum. İhsan Oktay Anar, Türk edebiyatında benim için ayrı bir yere sahip; bu kitapta da yine fantastik ile gerçekliği iç içe geçirerek masalsı bir dünya kurmayı başarmış. Yazarın kendine özgü dili, dönemin atmosferine yaptığı göndermeler ve teknik detaylı çizimlerle anlatımı, metni sadece bir hikâye olmaktan çıkarıp farklı bir boyuta dönüştürerek klasik İhsan Oktay ANAR Evreni içine çekiyor. Kitapta yer alan çizimler bazı okurlar için karışık görünebilir ama bana doğrudan Leonardo da Vinci’nin eskizlerini hatırlattı ve oldukça beğendim. Tarihsel arka planın bu özgün anlatımla birleşmesi, kitabı yarı fantastik bir masal haline getirmiş. Dil ilk bakışta zor gibi görünse de okuma akıcılığını çok fazla etkilemiyor. Yine de yazarla ilk kez tanışacaklar için kolay bir başlangıç kitabı olmadığını söylemek gerekir. Kitabın içinde geçen rivayet anlatıcılarının isimleri de tam yazarın tarzını yansıtmış. Kitabın felsefi yönü oldukça güçlü. Özellikle Davud karakteri üzerinden büyümeme, değişime katılmama ve akışa direnme gibi temalar dikkat çekiyor. Metallere şekil vererek silaha dönüştürmek yerine kuşlar yapması, silah üretimini reddetmesi ve genel olarak olayların dışında kalması karaktere güçlü sembolik anlamlar yüklüyor. Benzer şekilde “iktidar taşı” da hırs, açgözlülük ve güç arzusu gibi insanî zaafların gerçek bilgelik karşısındaki yetersizliğini temsil ediyor. Kitap boyunca hiyel ustalarının icatlarına bu açıdan bakıldığında, her bir karakterin aslında farklı bir düşünceyi ve insan doğasının başka bir yönünü temsil ettiği görülüyor. Kurgusal olarak oldukça güçlü ilerleyen eser, karakter gelişimi açısından da tatmin edici. Ancak final kısmında daha net bir kapanış ya
Kitab-ül Hiyelİhsan Oktay Anar · İletişim Yayıncılık · 20205,8bin okunma