Tanrı’ya inanırdım. Ona ilişkin çok insani, yani çok insanlık dışı bir tasavvurum vardı ve kendimi onun karşısında iğrenç biri olarak değerlendirirdim. Bize hayatı öğreten tek şey olan hayat, bize kitapları da açıklar üstelik: Kitabı Mukaddes’in üstünkörü okumuş olduğum bazı bölümleri, benim için yeni bir yoğunluk kazandı; beni çok korkuttu. Bazen, başıma gelen şeyin bir kere vuku bulmuş olduğunu, bunun vuku bulmasını hiçbir şeyin engelleyemeyeceğini ve buna boyun eğmem gerektiğini düşünü yordum. Bu düşünce lanetlenme düşüncesi gibiydi: beni sakinleştiriyordu. Her büyük aczin altında bir yatışma vardır. Sadece bunun bir daha olmayacağına kendi kendime söz verdim; Tanrı’ya yemin ettim, sanki Tanrı yeminleri kabul edermiş gibi. Günahımın, tanık olarak, tek bir suç ortağı vardı ve o da artık orada değildi. Yaptıklarımıza bir tür gerçeklik veren başkasının görüşüdür; benim yaptıklarımı kimse bilmediğinden, rüyada yapılan hareketlerden daha fazla bir gerçeklikleri yoktu. Yorgun zihnim yalana o kadar çok sığmıyordu ki, sonunda hiçbir şeyin vuku bulmadığını kesin olarak öne sürebilirdim: geçmişi inkâr etmek, geleceğe yatırım yapmaktan daha saçma değildir.
(Page 42).