Otobiyografi. Bir kitabın arka kapağında bu kelimeyi gördüğüm an gerilirim. Çünkü bilirim, eğer o kitabı okursam, kelimelerini yutarsa gözlerim, bir acıya ortak olacağım. Ya da bir hüzne, mutluluğun ortaklığı pek yaşanmaz otobiyografilerde. Öyle oldu. Satırlara işlenmiş her kelimenin içinde bir de acı motifi vardı. Bazı kelimelere yaratılıştan yüklenir acılar. Kelimeyi oluşturan harfler dokunurken, anlarlar sanki neye ev sahipliği yapacaklarını. Hissettikleri yükle öyle ağırlaştırırlar ki kelimeyi. Homofobi, siyaset, şiddet, öfke, aile, baba, ölüm gibi. “Babamı kim öldürdü?” gibi.
Bir babayla yüzleşme hikayesi. İçsel bir hesaplaşma. Aynı evde birbirine yabancı kalan insan ilişkilerinden en ağır olanı belki de. Anılarını, görüntülerini dökerek ortalığa, babasını keşfediyor ilk defa. Babasını yavaş yavaş öldüren, sırtına yükler bindirerek her gün daha da fazla ezen faillerin kim olduğunu anlamaya çalışıyor. Toksik erkeklik kültüründe kabul görmeye, yer edinmeye çalışan babasının asıl duygularıyla yüzleşiyor. Süslü kostümler giyerek inadına dans ediyor karşısında, görülmek istiyor, babasının başını kaldırıp ona bakmasını istiyor: Bak baba bak.
“En anlaşılmaz olanı, dünya tarafından dayatılan normlara ve kurallara uymakta zorlananların bile - bir erkeğin asla ağlamaması gerektiğini söyleyen senin gibilerin- başkalarını bu kurallara uydurmak için deli gibi çırpınması. Bu durum, bu çelişki canını yakıyor muydu? Bir erkeğin asla ağlamaması gerektiğini söyleyip duran sen, ağlamaktan utanıyor muydun?”
Bir işçi olarak çalışıyor Louis’in babası. Ve ülkeye gelen her yeni başkanla birlikte, işçi sınıfını aşağılayan her yeni söylemle beline biraz daha yük bindiriliyor. Eduardo, babasının içinde gizli kalmış benliği kaybettiği bu patriyarkal, sınıfçı sistemin uygulayıcılarının