Ve unutulmasın ki, ölüler ve hayatta olanlar arasındaki fark da sadece nicelikseldir ve bunun da fazla bir önemi yoktur. Her insanın ömrü boyunca payına, ölürken çığlığında ismini haykırabileceği sadece bir kişi düşer.
Edebiyatımızın kült eserlerinden biri; Kürk Mantolu Madonna. Uzaktan bakıldığında konu itibariyle klasik bir Türk filmini andırıyorsa da, karakterlerin derinliği kitabı başka bir boyuta taşıyor.
Yazar cümlelerinde sevgisizliğin, insanlara güvenini kaybetmenin verdiği o yoğun ızdırapları gerçek anlamda yaşatıyor. Raif Efendinin bilhassa babasının ilgisizliğinin sonunda dönüştüğü ve maalesef artık kendinde kabul gördüğü "lüzumsuzluğunun" hayatını nasıl şekillendirdiğine şahit oluyoruz.
Korkuları yüzünden aşkına, kızına geç kalışını okurken kalbim sıkıştı ve içinden çıkamadığı o acizliğine çok öfkelendim.
Ve kitabın kapağını kapattıktan sonra düşündüm; bizzat bu tutuklu kalmaları kim bilir daha kaçımız yaşıyoruz diye.
Raif Efendi ve Maria Puder gibi, bir ömre geç kalmamak için ne yapmalı diye düşündüm.
Ne yazik ki yaşanmamış hayatların içinden çoğunlukla yaşanamayan hayatlar doğuyordu. Her şey sona ermeden önce sevgiye alan açmak, onu birbirimizden istemek ve cesaretle, beraber iyileşmek. Tüm mesele belki de buydu.
Insanlar birbirinin maddi yardımlarına ve paralarına değil, sevgilerine ve alakalarına muhtaçtılar. Bu olmadıktan sonra, aile sahibi olmanın hakiki ismi, "birtakım yabancılar beslemek"ti.