“Denizin hikayesi vardır. Çöller ise masal anlatır. Benim gençliğim o masalı aramakla geçti. Bana kalsa bulduğumu sonsuza değin unuturdum, ama aldığım alamadığım her nefeste kendisinden kaçtığım şeyi hatırlıyordum.”
-Nazan Bekiroğlu, Kehribar Geçidi
Bir kaçma, bir bulma, çokça kaybolma, nihayet yok olma. Denizin mavisini, çölün sarısını ve kaçtığı tüm zamanları kendine malzeme edinmiş; yokluk ve varlık kavramlarını sizden ve bizden biraz daha farklı yaşamış, sanattan başka bir hayata dahil olamamış. Vincent Willem Van Gogh.
Yaşamla arasında sürtüşmeler olsa da ölüm ona istediğini verdi; kişisel bir sergi ,sanatçılarla dolu bir oda, sarı ışıklar. Vermesi gerekenin aldıklarından fazla olduğuna inanmıyordu. Kestiği kulağını bir hayat kadınına hediye ederken veya babası olmadığı bir çocuk için ağlarken. Van Gogh, teşhis edilememiş hastalıkları ve karmaşık ilişkileri ile şüphesiz sanat tarihinin en merak uyandıran isimlerinden biri. Van Gogh Gizemi, bizi diğer bilinmezlerin peşinde, bir günlük rehberliğinde yolculuğa çıkarıyor.
Sokakta çevireceğimiz herhangi biri Yıldızlı Gece’yi tanıyabilir, Van Gogh’un ressam olduğunu bilebilir. Hattâ onun meşhur “kulak kesme” olayını bile hatırlayabilir. Genç yaştaki şaibeli ölümüne karşın, 2100 kadar eseriyle günümüze kadar başarılarıyla gelebilen sanatçı, orta halli bir ailenin “başarılı olamayan ve bu haliyle kabul edilmiş” bir çocuğu. Van Gogh için aile kavramını, en çok kardeşi Theo ile özdeşleştirebiliriz aslında. Ona yazdığı mektuplar sayesinde bugünkü bilgilerin çoğuna sahibiz. Fakat hâlâ büyük parçalı eksiklikler mevcut. İnsanlara kapalı olması, anlaşılmadığını düşünmesi, sanatı kaderi görmesi ve onu -belki de- takıntı hâlinde hayatının merkezine koyması, fiziksel ve zihinsel hastalıkları.. Onun ayağına takılan çok çalı var,