Güldennnn

9/10
·248 syf.··
2025 1. kitabı
·
33 günde okudu
·
Okunma: 20 Ocak 2025 20:19
1940-1947 yılları arasında Nazi Almanyası. Irkçılığın, savaşın, propagandanın zirvede olduğu dönem. İngiltere ve Almanya arasındaki savaşta müzik ne kadar etkili olabilir? Bir İngiliz milliyetçisi nasıl olur da Almanya ile iş birliği yapar? Hayatta kalmak için ne kadar ileri gidilebilir? Kitabı okurken insanın zihninden bu sorular ister istemez geçiyor. William Joyce, Almanya’da bilinen lakabıyla Lord Haw-Haw “Germany Calling” adlı bir radyo programının İngiliz sesidir. İngiliz sesi gibi görünüyor desek daha mantıklı. İngiliz medyasında Almanya yanlısı haberlerle ve aralarda duyulan caz orkestrasının sesiyle ilerleyen bir program sunucusu kendisi. Caz orkestrasının ismiyse “Charlie and His Orchestra”. Başta sadece caz müziğini herkese dinletmek isteyen bir oluşum gibi gözükse de aslında onlar bir propaganda orkestrası. Sanatçılarıysa ırkları ve yönelimleriyle Nazi Almanyasının savaş açtığı taraftan kişiler. Bu orkestra olmazsa savaşa katılıp en önde ölüme yürüyecekler. Bir seçim yaptılar ve yaşamı ve müziği seçtiler. Peki propanga orkestrası bu şekilde daha ne kadar ilerleyebilecek? Almanya bu savaşı kazanabilecek mi? İkinci dünya savaşına farklı açılardan bakmamızı sağlayan yazar, trajik ve sarsıcı bir sonla bitiriyor kitabı. Romanın en güzel tarafı, ismi geçen otel, restoran, telefon numaraları, gibi tüm ayrıntıların doğru kaynaklara dayandırılıyor olması. “Ben İstanbul sokaklarında, askeri marşların davul ritimleriyle büyüdüm, ritimler bana annemin sütü gibi işlemiştir.
Edebiyat
Goebbels'in Propaganda OrkestrasıDemian Lienhard · Delidolu Yayınları · 202416 okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Puan vermedi·72 syf.··
2024 7. kitabı
·
34 saatte okudu
·
Okunma: 16 Ekim 2024 19:16
Jack London’ın 1912 yılında yazdığı distopik eseri. Eserde 2013 yılında patlak veren bir hastalığın bireyleri ve toplumu nasıl yok ettiğinden bahsediliyor. Kızıl veba. Ayaklarda uyuşukluk ile başlayan hastalık kısa bir sürede tüm vücuda yayılıyor ve en son yüzü kızıla döndürerek insanların ölümüne sebep oluyor. 2 saat gibi kısa bir sürede hem de. Geriye sadece çok az insan kalıyor. Kıyamet sonrasına hoş geldiniz… Ana karakterimiz hastalığın çıktığı dönemde iyi eğitim görmüş, aydın ve bilgili bir profesör. Vebadan 60 yıl sonra, torunlarına hastalığı anlatırken tanıyoruz onu. Şahit oluyoruz yaşadıklarına. Dünya’nın medeniyeti terk edip nasıl yok olduğunu gözleri yaşla dolarak anlatıyor bizlere. Torunları ve halk ilk çağa geri dönmüş. Uygarlık çökmüş. İnsanlar emeklerini kaybetmiş. Tekrar ulaşmak için yine aynı yollardan geçmek zorunda. Kitap, pandemi dönemi yaşadıklarımıza az çok benzemesiyle beni o günlere geri döndürdü. En son Saramago’nun “körlük” kitabını okurken bu kadar kaygı duymuştum. Küçükken distopik kitapları sadece hayal dünyamda yaşatırdım. Şimdi bu dünyayla bağ kurabilmek çok ürkütücü. Yaşadığın şeylerin benzerini okumak, o anlara geri dönmek insanlara çok farklı duygular yaşatıyor. Jack London 60 sayfalık kitapta bize kocaman bir dünya sunuyor. Ayrıca kitabın sonuna ismi geçen mekan ve yerlerle ilgili bilgilendirici ufak notlar da koymuş. Bunu ilgilisine notlar şeklinde belirtmesi de hoş olmuş. Elhasıl iyi okumalar dilerim
Alıntı
Kızıl VebaJack London · Türkiye İş Bankası kültür Yayınları · 202447,7bin okunma
Puan vermedi·176 syf.··
2022 14. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 30 Eylül 2022 20:01
Okudukça çığlık atmak istedim. Ama çığlıklarım içimdeydi. Sessizdi ve benden başka kimse duymadı. İşte kitabı elimden bıraktığım an tam olarak böyle hissediyordum. Hislerimi yazıya dökmem epey günümü aldı. Delirerek ölenlere.. Kitabın ilk sayfası bu cümlelerle karşılıyor bizi. Mine Söğüt bu satırlarla kitaba başlamadan uyarıda bulunmuş aslında. Okuyucuyu hazırlamış bir nevi. Oysaki kitabı alırken sadece ismine odaklanmıştım. Evet beni anlatıyor, okumalıyım demiştim :) fakat okudukça aslında zalim dünyayla baş edemeyen, zorbalıklarla ve acıyla yoğurulan hayatları gördüm. Kadınsan bu ülkede yaşamak, delirmeden yaşamak çok zor. Kitapta 21 öykü bulunuyor. Öykülerde tahmin edeceğiniz üzere farklı hayatlar yaşamış kadın karakterler bulunuyor. Aralara öykülerin karanlık taraflarını bize çok iyi yansıtan resimler var. Ben en çok bu resimleri beğendim. Derinlerde bir yerde tarifsiz bir yaraya dokundu sanki. Baktıkça içine çekiyorlar insanı. Aslında rahatsız ettiler beni. Her baktığımda anlamsız acı veriyorlardı. Evet, sonradan anladım. Resimler bu topraklarda yaşayan kadınların çektikleri acıları tüm çıplaklığıyla vuruyordu yüzüme. Kasvetli, soğuk, iç burkan... ve de gerçek, dönüp arkanızı gidemeyeceğiniz kadar gerçek. Mine Söğüt'ün okuduğum ve instagram sayfamda paylaştığım ilk kitabı oldu. Bir anda okuyup bitirilmemeli. Şahsen hikayeler ağır geldi bana. Hemen sindirmekte zorlandım. O yüzden anlayarak, hissederek zor olacak ama yaşayarak okumak gerektiğini düşünüyorum.
1000k
Deli Kadın HikayeleriMine Söğüt · Yapı Kredi Yayınları · 201911,7bin okunma
Puan vermedi·110 syf.··
2022 16. kitabı
·
19 günde okudu
·
Okunma: 14 Ekim 2022 18:31
Uzun zamandır okuduklarım içinde en etkilendiğim romanlardan biri oldu kendisi. Bu sebeple bitirdikten sonra yazar ve kitap hakkında birkaç araştırma yapmak ve bunları paylaşmak istedim. Yazar hakkında, Albert Camus, yazar, filozof ve gazetecidir. Cezayir doğumlu olan yazarın hayatı birtakım zorluklarla boğuşarak geçmiştir. 1957 yılında kalemi sayesinde Nobel Ödülü kazanmış ayrıca bu ödülü kazanan en genç yazarlar kategorisinde de yerini almıştır. 1942 yılında "Yabancı" romanını yayımlayarak edebiyata ve biz okurlara sarsıcı bir eser kazandırmıştır. Hayatı boyunca bir ideolojiye bağlı kalmayı reddetse de yazdıkları ile "varoluşçuluk" ve "absürdizm" akımını benimsediğine inanılmıştır. Roman hakkında, Her şey "Meursault" soyadlı adama gelen bir telgraf ile başlar. Telgrafta Anne'nin ölüm haberini alır. Anne ölmüştür fakat Meursault bunu gayet sıradan karşılar. O Merengo'ya yani Anne'nin kaldığı bakımevine doğru yola çıkarken biz de karakterin iç dünyasına doğru yola çıkarız. Kitapta ana karakterin ismi yoktur, yazar bundan hiç bahsetmez. Buradan da anlıyoruz ki Meursault, en başından kendine bile yabancıdır. Meursault kaygısız, yalnız, psikolojik sorunları olan biri. Kendi hayatını tanımlarken başına gelenlerin kendisi dışında gerçekleştiğini söyler. Her şeye "evet" diyerek toplumdan ve yaşamdan soyutlanmaya çalışır. Aldırmazlığı ile Anne'nin cenazesinde tüm dikkatleri üzerine çeker. Ertesi günü Marie adlı bir kadınla sevgili olur. Meursault'un bir komşusu var, adı "Raymond." Belalı ve sevgilisiyle sorunlar yaşayan bir adam. Sürekli peşinde olan Araplardan bahseder. Bir gün Meursault, Marie ve Raymond hep birlikte sahile gider ve orada Arapla karşılaşırlar. Nasıl olduysa bir şekilde Meursault Arap'ı tabanca ile öldürür ve hapse girer. Sonrasında hiç ummadığı
Edebiyat
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2025137,2bin okunma