Gülșah Ak

Puan vermedi·542 syf.··
2026 68. kitabı
·
35 saatte okudu
·
Okunma: 07 Haziran 2026 10:52
Guadeloupelu yazar Maryse Condé, sömürgecilik, kölelik, kimlik, diaspora ve kültürel aidiyet temalarını işlediği eserleriyle Karayip edebiyatının en önemli isimlerinden biridir. Segu, dört ciltlik büyük bir tarihsel roman serisinin ilk kitabıdır. Türkçede ilk cilt Segu Toprak Surları adıyla yayımlanmıştır. Roman, 18. yüzyılın sonları ile 19. yüzyılın başlarında, günümüz Mali sınırları içinde yer alan Bambara Krallığı’nın başkenti Segu’da yaşayan Bambara soylusu Dousika Traoré ve onun ailesinin üç kuşak boyunca erkek üyelerinin yaşamlarını anlatır. Erkeklerin hayatları anlatılırken eşlere, annelere ve zaman zaman kız çocuklarına da yer verilse de romanın odağında erkeklerin bu dönemdeki yaşantıları ve hayata, dine, köleliğe, farklı inançlara ve kadınlara bakışları yer alır. Bu yaşamlar aracılığıyla bölgenin dini, kültürü, doğası, insan yaşamı ve tarihiyle birlikte dönemin kölelik sistemi, siyasi yapısı ve toplumsal dönüşümleri hakkında da bilgi ediniriz. Romanın ilk kısmında Dousika Traoré ile tanışırken aynı zamanda çocuklarının seçimleriyle ilgili ipuçları da almaya başlarız. Çok tanrılı bir dine inanan Dousika Traoré’nin ilk oğlu Tiékoro’nun İslamiyet’e ilgisi, Siga’nın Tiékoro’ya karşı içinde büyüttüğü öfke, Naba’nın Tiékoro ile ilişkisi ve kardeşinin gidişinden sonra değişen hayatı ile Malobali’nin doğumu gibi olaylar sayesinde kardeşlerin aile içindeki yerlerini ve birbirleriyle olan ilişkilerini öğreniriz. Çocukların her biri farklı hayat yolculuklarına çıkar. Tiékoro, İslamiyeti öğrenmek için Siga ile birlikte bir yolculuğa çıkar. Bir süre sonra yolları ayrılır ve Tiékoro eğitim alacağı yerde yaşamını sürdürür. Onun geçmiş yaşamı ile yeni kabul ettiği ve öğrenmeye çalıştığı din arasındaki ikilemlerine, farklı bir etnik kökene sahip olması nedeniyle bulunduğu
Segu Toprak SurlarMaryse Condé · Bilgi Yayınevi · 202432 okunma
Reklam
Puan vermedi·280 syf.··
2026 53. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 03 Mayıs 2026 15:07
Güney Afrikalı yazar Damon Galgut’un 2021 Booker Ödülü kazanan Vaat romanı, Swart ailesinin çöküşü ve dağılışı üzerinden hem bireysel hem de toplumsal bir hikaye anlatır. Roman, aynı zamanda Güney Afrika’da yaşanan siyasi ve toplumsal dönüşümleri ve insanların bu süreçlerden nasıl etkilendiğini arka planda işler.Apartheid, Güney Afrika’da 1948–1994 yılları arasında uygulanan ırk ayrımcılığı sistemine verilen addır. Roman, bu dönemin son yıllarında başlayıp apartheid sonrası dönemi de kapsayarak ilerler. Hikayede aile içindeki ilk büyük kırılma ve ailenin bağlarının kopmaya başlaması annenin ölümüdür. Annenin ölümünden önce, evin en küçük kızı Amor’un duyduğu bir vaat vardır: Siyah hizmetçiye ait olan evin ona bırakılacağı söylenir. Ancak baba bu vaadi daha sonra reddeder ve bu söz hiçbir zaman yerine getirilmez. Amor, roman boyunca her ölümle birlikte bu tutulmayan vaadi yeniden gündeme getirir. Bu vaat, babadan sonra diğer aile üyeleri tarafından da kabul edilmez ya da görmezden gelinir.Vaat edilen evin hiç verilmemesi, yalnızca bireysel bir sözün tutulmaması değil, Güney Afrika’daki tarihsel adalet beklentisinin de gerçekleşmemesini simgeler.Apartheid’ın sona ermesi yasal eşitliği getirirken, roman bu eşitliğin pratikte hemen gerçekleşmediğini; ekonomik ve sosyal adaletsizliğin devam ettiğini gösterir. Roman dört bölümden oluşur ve her bölümde aileden bir kişinin ölümü anlatılır. Bu ölümler yalnızca bireysel kayıplar değil, aynı zamanda aile bağlarının giderek çözülmesinin de göstergesidir. Dört bölüme ayrılması yalnızca yapısal bir tercih değil, aynı zamanda parçalanma temasının biçime yansımasıdır. Hikaye yaklaşık onar yıllık zaman atlamalarıyla ilerler. Bölümler arasında boşluklar bulunur ve bu boşluklar geri dönüşlerle kısmen doldurulur. Genel olarak bölüm
VaatDamon Galgut · Delidolu Yayınları · 2022719 okunma
Puan vermedi·336 syf.··
2026 44. kitabı
İngiliz yazar David Szalay’ın 2025 Booker Ödülü kazanan romanı Beden, insan varoluşunun dış dünya ile ilişkiye geçen fiziksel bedenini; kimlik, hafıza, travma ve toplumsal baskı temalarıyla birlikte sorgulayan çok katmanlı etkileyici bir anlatıyla okuyucuyu derin bir içsel yolculuğa çıkarıyor. Travmanın bedende bıraktığı izler, roman boyunca karakterlerin davranışlarını belirleyen birer hafıza katmanı olarak karşımıza çıkıyor. Szalay, karakterin yaşadıkları üzerinden toplumun bedene yüklediği beklentileri, cinsiyet rollerini ve güç ilişkilerini eleştiriyor. Böylece beden, bir yandan bireyin özgürleşme alanı, diğer yandan da toplumsal kontrolün bir aracı haline geliyor. Romanın ana karakteri, annesiyle küçük bir kasabaya taşınan on beş yaşındaki István’dır. Okulda içine kapanık olması nedeniyle yalnız kalan István’ın hayatı, komşuları olan bir kadına yardım etmek için başlayan görüşmelerin gizli bir ilişkiye dönüşmesiyle kontrolden çıkar ve geri dönüşü olmayan olaylar zinciri başlar. Bu olayların ardından bir kaçış olarak orduya girer; daha sonra ise ordudan ayrılıp Londra’nın zengin çevrelerine adım atar. Başlarda zorlansa da zamanla bu hayata uyum sağlamaya çalışır. Ancak yaşadığı olayların yarattığı etiketler nedeniyle iş bulmakta zorlanırken bir yandan da para, güç ve statü arayışıyla kendi varoluşunu bulmaya çabalar. István’ın bu süreçte yaşadığı aşk, değişen ortam, statü arayışı ve uyum çabası, onu adım adım kendi içinde patlamaya hazır bir bombaya dönüştürür. Geçmişten taşıdığı etiketlerin gölgesi, hayatının her aşamasında çarpıcı biçimde kendini hissettirmeye devam eder. Szalay’ın dili şiirsel ve yoğun metaforlarla yüklü. Anlatım, geçmiş ve şimdi arasında gidip gelen parçalı bir yapı üzerine kurulu. Bazı bölümlerde zaman geçişlerinin birkaç cümle sonra
BedenDavid Szalay · İthaki Yayınları · 2026274 okunma
Puan vermedi·158 syf.··
2026 31. kitabı
·
3 saatte okudu
·
Okunma: 01 Mart 2026 18:25
Perhat Tursun ile , çağdaş Uygur edebiyatının önde gelen eserlerinden biri olan Arka Sokak ile tanıştım. Yazarın 1990’larda yazmaya başlayıp son halini 2015 yılında verdiği bu roman, çağdaş Uygur edebiyatında sarsıcı ve çarpıcı bir yere sahip. Roman, Uygur toplumunun yaşadığı baskı ve var olma çalışma çabalarını tek bir bireyin deneyimi üzerinden; kimi zaman son derece ciddi, kimi zaman ise absürt bir atmosferle anlatıyor.Romanda ötekileştirilme, aidiyet duygusunun kaybı, istenmeme hissi, sürekli izlenme ve kontrol edilme düşüncesi, kaybolma ve yeniden yolunu bulmaya çalışma gibi temalar ön plana çıkıyor. Elinde yalnızca birkaç sayı bulunan kahramanımız, şehirde bir adres ararken zaman zaman çocukluğuna,  üniversite yıllarına ve çalışmak için geldiği şehirdeki geçmiş günlerine dönüyor. Bu geri dönüşler aracılığıyla hem kendisini hem ailesini hem de çalışma ortamını tanıyoruz. Özellikle iş yerinde “istenmeyen kişi” hali ve yaşadığı absürt durumları anlatırken, ötekileştirmenin birey üzerindeki etkisi çok çarpıcı bir şekilde ortaya konuyor.Şehir ise adeta çıkışı belirsiz bir labirent gibi. İnsanlar var, ama sanki dilsizler; hiçbir şekilde iletişim kurmak istemiyorlar. Şehrin üzerinde sürekli dolaşan bir sis var. Bu sis yalnızca coğrafi bir unsur değil; kahraman gibi olan insanların diğerleri tarafından maruz bırakıldığı baskının güçlü bir metaforu. Kahraman her adımında o sisi hissederken, ben de okur olarak bu baskıyı ve boğucu atmosferi hissettim. Bilinç akışı tekniğiyle anlatılan romanda, kahramanın takıntılı şekilde bağlı olduğu sayılar, aşırı hassas koku algısı, sıkça hissettiği nefret ve şehvet duyguları, rüyalar ve anılar birbirine karışıyor. Kahraman şehirde yürürken, zihninin içinde de başka bir yolculuk devam eder. Romanın dili genel olarak sade ve akıcı;
Arka SokakPerhat Tursun · Profil Kitap · 202468 okunma
Puan vermedi·160 syf.··
2026 22. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 13 Şubat 2026 20:01
Yugoslavya doğumlu yazar Tijan Sila’nın Saraybosna Radyosu, 1992-1995 yılları arasındaki Bosna Savaşı sırasında Saraybosna kuşatması altında yaşayan bir çocuğun gözünden hayatta kalma mücadelesini ve hayatı anlamlandırma arayışını anlatan otobiyografik bir romandır. Savaşın günden güne değişen ve zorlaşan koşullarını okurken, bir yandan da bir çocuğun büyümesine ve dünyayı algılayışının dönüşmesine tanık oluruz. Sila, romanında büyük savaş sahnelerine yer vermek yerine halkın savaş süresince karşı karşıya kaldığı asıl meseleleri anlatır: hayatta kalma çabası, yakacak ve yiyecek bulma, radyodan dış dünyaya dair haber alabilme isteği… Pil yokken bir radyoya sahip olmanın gerçekten bir anlamı var mıdır? Bir gün pil bulabilmek hayata tutunma umudu mudur, yoksa yalnızca kısa süreli bir teselli mi? Bu sorular, savaşın yarattığı çaresizliği küçük ama çarpıcı ayrıntılar üzerinden hissettirir. Savaşın ilerleyen zamanlarında Saraybosna’ya dair umutlar tükendiğinde bir göç serüveni başlar. Bu kez yine bir çocuğun gözünden göçü, aidiyet duygusunu, kimlik arayışını ve yerinden edilmenin yarattığı kırılmayı okuruz. Romanın dili sade, akıcı ve zaman zaman ironiktir; olaylar dramatize edilmeden, doğrudan ve yalın bir anlatımla aktarılır. Saraybosna Radyosu, savaşın meydanlarda görünen yüzünden çok, bu süreçte sıradan insanların yaşadığı gerçekliği derinlemesine ele alan; bir çocuğun bakış açısından anlatılmasıyla etkisi daha da güçlenen çarpıcı bir romandır. Sila, savaşın yalnızca şehirleri değil, çocuklukları, hatıraları ve aidiyet duygusunu da nasıl yok ettiğini gösterirken, en zor koşullar altında bile insanın hayata tutunma çabasını görünür kılar. Bu yönüyle roman, yalnızca Bosna Savaşı’na dair bir tanıklık değil, savaşın insan ruhunda açtığı yaralara dair evrensel bir anlatı
Saraybosna RadyosuTijan Sila · Siren Yayınları · 2025729 okunma
Reklam