Perhat Dursun’un Arka Sokak adlı romanı, 1990’lı yılların sonu ve 2000’li yılların başında Urumçi’de geçer. İsimsiz bir anlatıcının gözünden, anlatıcının geçmişte ve şu an yaşadıklarını iç monolog, bilinç akışı gibi yöntemlerle anlatır. Aslında anlatım zamanı belki bir kaç saattir ancak hikaye zamanı anlatıcının tüm hayatıdır. Romanın en temel tekniği bilinç akışıdır. Okuyucu, anlatıcının zihninin içine hapsolur. Olaylar kronolojik bir sırayla ilerlemez, karakterin çağrışımları, korkuları, burnuna gelen kokular ve anlık takıntılarıyla ilerler.
Yazar o dönem Uygur Türkleri’ne uygulanan baskıcı ve asimile edici uygulamalar nedeniyle bu toplumun nasıl dışlandığını, yersiz yurtsuzlaştırıldığını, yabancılaştırıldığını mekanın klostrofobik, labirentimsi ve tekinsiz arka sokaklar imgesiyle çok etkili bir şekilde vermiştir. Bence böyle bir atmosferde anlatıcının hissettiği aidiyetsizlik, kimsesizlik, yabancılaşma gibi duyguları sonuna kadar okur da hissetmektedir.
Anlatıcı bir çekmece imgesiyle, sayılara yüklediği anlamlarla ya da yoldaki çizgilere basmamak, sağ ayağı ile bir işe başlamak gibi imgelerle ait olabileceği, bu yaşadıklarına anlam bulabileceği, dünyasındaki kaosu kontrol altına alabileceği bir çaba içerisindedir. Sokak numaraları, insanların boyları veya geçmişteki tarihsel veriler sürekli birer sayı dizisi olarak karşımıza çıkar.
Yazar, Urumçi'nin arka sokaklarını bir labirent olarak kurgular. Bu kurgunun etkisini arttıran en önemli etken “sis” imgesidir. Karakter sürekli aynı yerlerden geçer, benzer kapıları çalar ve benzer diyaloglara girer. Bu tekrarlayan anlatım, bireyin içinde bulunduğu toplumsal ve siyasi çıkmazı çok iç acıtıcı bir şekilde okuyucuya hissettirir.
Kitaba pozitif bir ön yargı ile başladığımı belirteyim. Belki de bu kadar
klostrofobik,