"Aşktı maveranın soluğuma üflediği,
Aşktı ateşlerin İbrahim nöbeti
Ve yine aşktı topuklarıma tuz olan
Demir çarıklı çölleri seraplardan ayıran
Elifle başlayıp elifte bitendi aşk
Ahtı aşk.
Sende olanı senlemek, benliği beklemekti aşk.
Gitmekti vuslatın seherine,
Eğilmekti efkârınla secdeye,
Kalmaktı aşk.
Yakışmaktı toprağa.
Topraklaşmaktı aşk.
Aşk atılmaktı dehlizlere,
Eyüp gibi düşmekti sabrın cevherine,
Aşk Kaf Dağı'nda anka aramaktı,
Aşk küllerinden yeniden doğmaktı.
Aşk visal orucuydu maşukta,
Aşk Şems, neredesin?
Ah dost, ne hâldesin?
...
Düşerken gözlerimden zaman.
Neredesin ey sensizlik?
Neredesin ey üşüyen yanım?"
Giden adam Şems'tir. Soğuk bir gecede, bastığı yerleri yakarak, bıraktığı gönlü yıkarak gitmektedir. Gitmek zordur. Zor olduğu kadar sönmeyecek bir kordur aslında. Ah kader! Alına yazılana uymaktır esas gaye...
Aşkın bir adı da adımlarını gidişlere hazırlamak değil midir zaten? Gelişigüzel gelmesini bilmenin gelme vaktini bildiği gibi, günü geldiğinde aşkın namına, vuslatın nârına gitmenin de zamanını bilmekti...
Tasavvuf bir yoldu ve sonu yoktu. Şeyh de olsanız her zaman bir şeyhe ihtiyacınız vardı. "Biliyorum!" demek ne büyük bir sözdü. Ne büyük bir küstahlıktı. Bilmek neydi? Bilince bitiyor muydu? Her açılan kapının ardında başka bir kapı olmasa, kapıları açmanın ne anlamı olurdu?