“Dışarıda yardım işinin başlıca ilkesi hanımefendiciğim, yoksullara, hiç ama hiç ihtiyaçları olmayan şeyleri vermektir. O zaman seninkiler durmadan kapıya gelmekten bezerler.”
“Zamanla derin, durgun bir uykuya daldı. Bu uyku ancak çekilen acıların dinmesiyle mümkündür. O durgun, derin uyku ki bundan uyanmak insana acı verir. Bu uyku ölüm bile olsa kim uyanıp da gene yaşamanın bütün çile ve yüklerine; bugünün dertleriyle yarının kaygılarına ve hele dünün üzücü anılarına yeniden dalmak ister?”
“Uykuyla uyanıklık arasında böyle dalgın, mahmur bir dönem vardır. Böyle zamanlarda gözleriniz yarı açık ve çevrenizde geçenlerden yarı haberdar olduğunuz halde öyle çok düşler görürsünüz ki beş gece gözleriniz kapalı, hiçbir şeyden habersiz yatsanız bunları göremezsiniz. İşte böyle zamanlarda ademoğlu, kafasının içinden geçenleri insan zihninin yüce güç ve yeteneklerine dair belirsiz bir düşünce edinebilecek kadar; insan zihninin maddi kafesinden kurtulduğu zamanlarda nasıl zaman ve mekân ölçülerini küçümseyip yerden yükseldiğini görecek kadar anlar.”
“Keşke mezarlıkta rahat ve sonsuz bir uykuya yatırsalar beni. Otlar üzerimde yavaşça dalgalansa ve o eski kilise çanının derin sesi bana yattığım yerden ninni gibi gelse...”
İnsanlar ne diye böyle yaparlar, bilmem ki! İyiliğe karşılık hep kötülük, hep kötülük. Sonra yaptıklarından utansalar, pişman olsalar bari! O da yok... Hep kendilerini haklı görürler, rahatlarının bozulmasına dayanamazlar. Sanki çevrelerindeki insanlar onlara yaranmak zorundaymış gibi her şeyi onlardan beklerler.