Bugün size beni gerçekten çok etkileyen bir kitaptan bahsetmek istiyorum: Beyaz Geceler. Dostoyevski’nin en ince ama en dokunaklı eserlerinden biri. Petersburg’un yaz gecelerinin aydınlığı altında geçen dört günlük bir aşk hikâyesi anlatıyor.
Kitabın başkahramanı isimsiz bir “hayalperest”. O kadar yalnız ki, insanlardan çok hayallerine sığınıyor. Gerçekten çok tanıdık geldi bu hâli bana. Çevremizdeki kalabalığa rağmen çoğu zaman yalnız hissetmiyor muyuz? Karakterin o saf heyecanı, insanlarla yakın olma özlemi içimi burktu.
Bir gece yürürken Nastenka’yla tanışıyor. İkisinin diyalogları çok güzel yazılmış. İkisi de yalnız, kırılgan ve bir anda birbirlerine sığınıyorlar. Dostoyevski’nin dili bu sahnelerde çok içten ve sıcak. Ama kitabın belki de en vurucu yanı şu: Her şey bir anda umut dolu olsa bile, gerçek hayatta her zaman mutlu son olmuyor.
En sevdiğim şeylerden biri, Petersburg’un “beyaz geceleri” atmosferi. Gece ama hava aydınlık, tam bir masal havası var. Ama bu aydınlık bile hikâyenin hüzünlü sonunu örtemiyor. Bir yandan çok romantik, bir yandan çok acımasız.
Okurken kendimi sorguladım: Acaba ben de hayallerime fazla mı tutunuyorum? Karakterin kendini kandıran yanlarını görmek biraz acı verdi. Ama bu yüzden sevdim işte. Çünkü çok dürüst bir kitap.
Dostoyevski bu kısa öyküde insan ruhunu ince ince işlemiş. Okuması kolay ama bıraktığı etki büyük. Melankolik bir akşamda elinize alın, belki biraz ağlarsınız ama iyi gelir. Çünkü yalnız olmadığımızı hatırlatıyor.