MÜNEVVER'E MEKTUP YAZDlM, DEDİM Kİ
Ağaçlar duruyor, eski sıralar ölmüş. "Park Boris", "Hürriyet Parkı" olmuş. Sade seni düşündüm kestanenin altında, sade seni, yani Memed'i sade seninle Memed'i, yani memleketi ...
"Biz ki biat ettik güzel Muhammed' e / Cihad etmek üzere ve yaşadığımız sürece" diye diye kazma vuruyor; gülüm, "Allah'ım, asıl yaşama yeridir ahret / Ensar ile Muhacirlere gayrı sen yardım et! " diye dualara karşılık veriyordu.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Bu Mekke'deki ilk merhametli ses oldu. Hişam ile Zübeyr, yanlarına iki kişi daha bulup Ebu Cehil'e karşı çıktılar. Uzun tartışmalardan sonra Kabe'de asılı duran tek taraflı boykot metni yerinden indirildi. Yaprağı getiren Mut'im, bir güvenin gelip yaprağın üzerindeki yazıları yemiş olduğunu hayretler içinde herkese gösterdi. Yalnızca başlık duruyordu: "Senin adınla ey Tanrım!" İki şak dolunaya perdelenen gözler elbette bu mucizeyi de görmek istemedi. Ama içlerinden şu iki adamın itirazı, Kureyş'i tek taraflı boykot yerine karşılıklı bir sözleşmeye ikna etti. Gülüm kavminden o derece bizardı ki eziyeti sona erdirecek sözleşme hakkında bile tereddüt geçiriyordu. Ve ertesi gün maddeleri Cebrail yazdırdı: "De ki, ey kafirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim kulluk ettiğime siz tapacak değilsiniz; ben de sizin taptıklarınıza kulluk edecek değilim, siz de benim kulluk ettiğime tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana! "
kafilelerden birinin başında Hamza, diğerinde Ömer şahlanıyordu. Kureyş'e göre bu ikisi Muhammed'in önüne engel diye elleriyle koyduklan çalı çırpıyı süpürecek birer sel, kayaları ve dağları eritecek birer ateş topuydu. Kulaktan kulağa fısıldanan hakikati cemiyete haykırma vaktiydi. Sızıntıyı, gürül gürül bir akış bekliyordu. Ve gülüm o gün Ömer' e "Faruk!" diye seslendi: "Hak ile batılı ayırdı" diye...
Ey Allah'ın elçisi! Bizler ister diri, ister ölü olalım, hak üzerine değil miyiz?" "Evet! Varlığım kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki siz ister ölü olunuz, ister diri, mutlak hak üzesiniz!" "Ey Allah'ın elçisi! Biz hak üzerine, onlar batıl üzerine olduklarına göre, biz ne diye dinimizi gizliyoruz?" "Ömer, biz henüz sayıca çok azız!" "Ey Allah'ın elçisi! Seni hak din ve Kitap ile gönderen Allah'a yemin ederim ki hiç çekinmeden, hiç korkmadan oturup İslam'ı anlatmadığım bir küfür meclisi kalmayacak. Biz muhakkak ortaya çıkacağız!" O gün, benim için gülümün bütün kokusu, rengi ve güzelliğiyle açtığı gün oldu. Meserret şarkıları söyleme vaktiydi. Çünkü haremdeki bütün müşrikler, Müslümanların iki kafile hâlinde, alımlı çalımlı adımlarla, rahvan giden atlar misali Kâbe'yi açıkça tavaf ettiklerini seyrediyorlardı ve içlerinden biri bile çıkıp onlara müdahalede bulunamıyordu. Nasıl bulunsunlardı ki, kafilelerden birinin başında Hamza, diğerinde Ömer şahlanıyordu. Kureyş'e göre bu ikisi Muhammed'in önüne engel diye elleriyle koydukları çalı çırpıyı sü-pürecek birer sel, kayaları ve dağları eritecek birer ateş topuydu. Kulaktan kulağa fısıldanan hakikati cemiyete haykırma vaktiydi. Sızıntıyı, gürül gürül bir akış bekliyordu. Ve gülüm o gün Ömer'e "Faruk!" diye seslendi: "Hak ile batılı ayırdı" diye...
Sayfa 237·Kitabı okudu
Bilalcik fakirdi, anacığından başka kimsesi yoktu, siyahtan siyah, Habeş soylu bir hilleydi. Bütün bunlar eziyet görmesine zemin hazırlıyordu. Ümeyye önce onun ellerini ve ayaklarını sıkıca bağlayarak terbiye etmek istedi. Olmadı, birkaç vakit dayak attı. Yetmeyince etine iğneler batırmaya başladı. Gülüm Bilal'in haberini aldığında ise iş çoktan çığırından çıkmıştı. Vahşet ve dehşet... Her gün Bilal'e uğrayıp bakıyordum. Derken bir öğle vaktinde Ümeyye'nin onu boğazında bir urganla yerlerde sürükleyerek götürdüğüne şahit oldum. Çıplak bedenini Hicr vadisinin kumları üstüne sırtüstü yatırdı. Güneş ile kum... Çıplak bir beden için yeterli işkence. Ertesi ve daha ertesi günlerde onu hep orada göreceğimi kestirememiştim.