Huzursuzluk’u bitirdiğinde aslında bir roman kapatmış olmuyorsun; kendi vicdanının kapısını aralıyorsun. Kitap sana şunu sessizce fısıldıyor: “Sen bu dünyada sadece yaşayan biri misin, yoksa olan bitenden sorumlu hisseden biri mi?”
Bu hikâye, savaşın, zulmün, göçün ve kaybolmuş hayatların ortasında kalmış insanları anlatırken aslında senin iç dünyanı anlatıyor. Uzakta yaşanan acıların, ekranlardan izlenen dramların, haber bültenlerinde birkaç saniyede geçilen felaketlerin, senin kalbinde ne kadar yer ettiğini sorguluyor. Üzülüyorsun, etkileniyorsun, hatta bazen ağlıyorsun… ama sonra hayatına devam ediyorsun. İşte kitap tam burada durup sana soruyor: “Peki sonra ne yaptın?”
Romanın merkezinde sadece mülteciler, savaş mağdurları ya da kaybolmuş aşklar yok. Merkezde modern insan var. Yani rahatına düşkün, duyarlı olduğunu düşünen ama konforu bozulmasın diye çoğu zaman susmayı seçen insan. Livaneli sana şunu gösteriyor: İyilik, sadece kalpte hissedilen bir şey değildir. İyilik, bedel ödemeyi göze aldığında anlam kazanır.
“Huzursuzluk” kelimesi bu yüzden çok önemli. Bu kitap seni huzura kavuşturmak için yazılmamış. Tam tersine, seni rahat bırakmamak için yazılmış. Çünkü insan, tamamen huzurluysa çoğu zaman uyuşmuştur. Artık hiçbir şeye şaşırmıyordur. Acıya alışmıştır. Zulmü normalleştirmiştir. Kitap sana diyor ki: “Eğer için rahatsız oluyorsa, hâlâ insan kalmışsındır.”
Aşk bile bu romanda kaçış değildir. Bir sığınak değildir. Sorumluluktur. Yük almaktır. Karşıdakinin acısını da taşımaktır. Burada sevgi, sadece his meselesi değil; ahlak meselesidir. Gerçek sevgi, “Benimle ilgili değil” diyememektir.
En sert mesajlardan biri şudur: Görmezden gelmek masumluk değildir. Susmak tarafsızlık değildir. Uzakta yaşanan kötülükler seni ilgilendirmiyor gibi görünse de, sen insan