Protestanlığın yeni yayıldığı 15.yy’da, Cenevre’de Kalvenizmin öncüsü Jean Calvin’in fanatik ve dogmatik yönetimiyle şekillenen yaşam ve dini uygulamalar ne kadar rahatsız edici olsa da, zorbalık ve korku atmosferi her türlü itirazı sindirmiştir. Calvin’in dar çerçeveli İncil yorumuna gelen en ufak bir karşıt görüş sapkınlık olarak damgalanmıştır. Fikir özgürlüğünün en feci cezalarla karşılık bulduğu ortamda Serveto’nun fikrini açıkça ifade etme isteği, onun canlı canlı yakılmasına neden olmuştur. ‘Suçları ölçüsünde cezalandırılacaklarsa eğer, kötülüklerinin ölçüsüne denk düşecek bir işkencenin icat edilmiş olduğunu sanmıyorum’… cümlesi Calvin’in sağ kolu Beze tarafından sarfedilmiştir ve gözü dönmüşlüğün sınırının olmadığı gösterir. Sebastian Castellio, böyle karanlık bir ortamda unutulmaz sözüyle karşılık verir:’ Bir insanı öldürmek, asla bir öğretiyi savunmak demek değildir:bir insanı öldürmek demektir. Cenevreliler, Serveto’yu idam ederken bir öğretiyi savunmadılar, bir insanı kurban ettiler; lakin insan, inancına olan sadakatini bir başka insanı yakarak değil, aksine, inancı uğruna yakılmayı göze alarak açıklamış olur.’
Stefan Zweig’in çizdiği Calvin portresi her ne kadar Kalvenistler tarafından çok eleştirilmiş olsa da (kitabın sonunda yayıncının son sözü olarak kitabın tarihsel gelişimi anlatılıyor) Zweig’in içinde bulunduğu 2.Dünya Savaşı öncesi diktatörlük döneminde, vicdanın zorbalığa karşı mücadelesine ve zaferine olan özlemle araştırdığı ve yazdığı bu monografi, sayısız psikolojik ve toplumsal mesaj içeriyor. Konusu ve inanılmaz akıcı anlatımı okurken çok keyif vericiydi. Okuyan herkesin benzer keyfi alması dileklerimle tavsiye ediyorum.