“Günün birinde son yemeğini yiyip son çiçeğini koklayıp bir arkadaşına son kez sarılacaksın. Son kez olduğundan haberin olmayacak. O yüzden sevdiğin herşeyi tutkuyla yapmalısın.”
fırçam ve renk renk boyalarım var. alev alev dolanıyor içimi çizme isteği. aslolan çizmek değil, özlem. bir yol çiziyorum, giderek daralan, perspektif bildiğimden değil, gözlem. yollar uzakta daralıyorlar, bunu uzun otobüs yolculuklarından biliyorum. bir kız çiziyorum yolun başına, eline bir çanta veriyorum, okula gitsin, okusun haspam. uzun uzun saçlar çiziyorum, işi ne, tarasın yosmam. sonra resme bakıp basıyorum şarabı bardağın gözüne, bardağın gözünün tam neresi olduğunu çok iyi bilmeyerek. seviyoruz ya, içmek gerekli. kız çıkıp gidiyor resim kağıdından. fırçalarımı kırıyorum, boyalarımı atıyorum gayya kuyularına. içimdeki çizme isteğini bir ressama ciro edip basıyorum şarabı bardağın gözüne... bardağın gözü olmaz. çekmece mi bu? çekmecenin gözünün de bir şey gördüğü söylenemez. kendin yarat dertleri, kendin üzül. delikanlı bir felsefe.
Vay canına, öldüğünüzde işiniz gerçekten bitik yani! Ah nerede o günler, gerçekten öldüğüm zaman şöyle aklı başında biri beni denize falan atıverse, ne iyi olurdu. Ne yaparlarsa yapsınlar da beni lanet bir mezara tıkmasınlar. Pazar günleri millet gelip karnınızın üstüne bir sürü çiçek filan koyacak, daha bir sürü zırvalık. Öldükten sonra çiçeği kim ne yapsın? Yani...