''Seni ilk gördüğümde dünya nefesini tuttu. Hayranlıktan değil; ölümden bile daha yumuşak bir şeyin içinde. Gözlerin, taşa oyulmuş bir sessizlik gibiydi. Öylesine boş, öylesine derin ki, insan kendi yankısını duyabiliyordu. Ama ben gördüm. İndirilmiş bakışlarının ardındaki sızıyı. Yarı karanlıkta dua eden o çocuğu. Sen, Tanrı'nın yazmayı unuttuğu bir soru gibiydin. Sen, Tanrak, renkli camlardan süzülen bir güneş gibi acılarıma dokundun. Bir daha asla hissedemeyeceğimi sandığım sıcaklığı getirdin. İçimde yıllardır yaşayan hayaletleri uyandırdın, ve ilk kez... gitmelerine izin verdim. Seni çizmemin sebebi güzelliğini sahiplenmek değildi. Yüzündeki huzuru unutmamak istemiştim. Sen geçmişin sesini kıstın. Onu biraz daha uzaklaştırdın. Ve bana şunu gösterdin: Her dokunuş yara açmak zorunda değildir. Sevgi, gölgelerin en koyu olduğu yerde bile insanı bulabilir. Bana kül değilmişim gibi dokundun. Sanki karanlığım, senin ışığını kirletemezmiş gibi. Ve bana şunu gösterdin: Yıkıntılar da güzel olabilir. Kırılmış şeyler de ışıldayabilir. Gitmemen gereken yerde kaldın. Kaldın. Sana içimdeki bütün enkazı anlattığımda. Ne geri çekildin, ne kaçtın. Bana hâlâ değerli biriymişim gibi baktın. Dokunuşun, fısıldanan bir dua gibiydi.
Fyodor Dostoyevski der ki: "Bu dünyayı ne kadar çok anlarsan, kendini o kadar çok mahvedersin. İşte bu yüzden aptallar mutlu görünürken, zeki insanlar yalnızlığın koynunda yaşar." Zira dünyanın derinliklerine indikçe, insanı kör kılan o toz pembe illüzyonlar birer birer dökülür. Eskiden fark etmediğin gizli hamleleri, yüzlerdeki maskeleri ve o mideni bulandıran çelişkileri görmeye başlarsın. Ve ne yazık ki, anlamak her zaman en büyük hayal kırıklığını doğurur. Zamanla beklentilerin tükenir, içindeki o saf güven yerini keskin bir şüpheye bırakır ve çocuksu masumiyetin, gerçeğin çarkları arasında ezilerek yok olur. Aslında aptallar daha güzel bir hayat yaşadıkları için değil, zihinlerinde daha az soru işareti taşıdıkları için mutlu görünürler. Onlar, ruhu kemiren o amansız ve durmaksızın işleyen düşünme eyleminden muaftırlar; cehaletin o konforlu, uyuşturucu hafifliğiyle kutsanmışlardır. İşte bu yüzden zekanın seni götüreceği nihai durak, her zaman mutlak bir yalnızlıktır. Herkes yüzeydeki sığ sularla yetinip orada rahatça nefes alabilirken, sen o suyun altındaki karanlık girdapları ve çürümüşlüğü görüyorsan, artık kimseyle gerçekten bağ kuramazsın.
1000Kitap
Reklam
Duygu biz mi yaratırız güzel bir soru ? 🤔
kendini temize çekme isteği.. boş kağıt kalmamış ve her sayfa karalanmış.. buruşturup çöpe atmalık bir hayat.. geri dönüşüm olmayan bir yerde. hahaha.. insan bazen bu çöl sıcağında bir dizenin altında gölgelenmek istiyor.. nfk'nın 'bir şey koptu, şey, her şeyi tutan bir şey.." ya da behramoğlu'nun "yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var" Öğrendiğim her şey bir şeyi boşa çık-arıyor.. Topçu ile bir olup 'bize yaşamak öğretilmeliydi' diye bağırmalık bir gece.. Sivrisineklerle karadut içip ne var lan ısıracak diye koyu bir sohbet bünyeyi resetlerdi gibi bir gece. Sivrisinek5 aile albümünden bir fotoğraf gösterip "bak bu benim halamın kaynı, onu geçen sene kaybettik zzz zzz zz" derse ben de onunla oturup timsah göz yaşı dökerim biraz.. sonra bugün bin kez dinlediğim nev şarkısını açarım. Sivrisinek9 sivrisinek7'yi hatırlayıp kendini detan'a verirse işler rayından çıkar. Olaylar gelişir. Sivrisinek de olsan gönül işleri çoğh zor. Ben bu konuya niye geldim, neden geldim.. Evet yaza yaza geldim hatta yaza geldim son anda yazageldim.. İnsan bazen the guernsey literary and potato peel pie society filmindeki gibi cılız bir umudun yeşermesini istiyor. Ne çok şey istiyoruz ve hiçbir şey olmuyor. Belki de oluyor ya da olurmuş gibi olmasına tav olurken olanlar oluyor. O kadar olmuyor ki bu kadar olmaz.. Bu kadarı olamaz.. Bu yol bom💩 bir yere evrilmeden kendime gelsem diyorum.. Marmara artiz artiz konuşmaya başlıyor kafamda.. "Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum, dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer... Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına aynalarla kaplattım, ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden!” aynalar Orhan'ı hatırlattı.. Orhan bana kimi hatırlattı.. Doğru soru ne, sorunun cevabı
Her Neyse..
Soru : Ben rabbimin aciz kulu, günahkar kulu, düşmüş kulu. Ondan kaçan ama ondan başka kaçacak yeri olmayan kulu. O kulu ki, hem onu çok seviyor, hemde kulluk yapamıyor. Bir adım atar gibi oluyor. Hemen düşüyor. O halimi görmesin bilmesin diyorum. Sonra seni ondan başka kim kurtarabilir ki diyorum. Velhasıl onu çok seviyorum. Cevap : Hepimiz aynı haldeyiz. Aynı hali yaşıyoruz. Bu hali yaşamayan hiç kimse yoktur ve kulda böyledir zaten. Sürekli güzel yapmaya çalışır, doğru yapmaya çalışır, düşer kalkar, tövbe eder, istiğfar eder, rabbine döner, feryat eder, bir daha düşer, bir daha çabasını gayretini sarf eder, kalkar, yürür, koşar. Hayat böyledir. Bununla beraber Allah imtihanlara tâbi tutar. Her bir kulu imtihanlara tâbi tutar. Nefsinden kurtulsun, dünyadan kurtulsun, insanların şöyle yada böyle demesinden kurtulsun diye imtihanlara tâbi tutar. Hayat böyledir zaten. Bütün veliler de öyledir. Hiç biri halinden razı değil. Her biri eksik yaptığını söyler, her biri yanlış yaptığını söyler. Tabiki herkesin eksiği yanlışı kendine göredir. Ama hiç bir zaman benim işim tamamdır demez, diyemez. Biliyor. Buna hamd edip şükretmek lazım ki, Allah ile bir derdimiz var. Kul olmak gibi bir derdimiz var. Biri eğer kul olmaya çalışıyorsa, Allah ile bir derdi varsa, Allah onu rahmetinin içine almıştır. O mağfirete gark olmuştur ama böyle bir derdi olmayanlar tıpkı hayvan gibidir, hatta hayvandan daha aşağıdır. Allah ile bir derdi olmayan, rızasını kazanma derdi, cemalini kazanma derdi, dostluğunu veliliğini kazanma derdi olmayan tıpkı hayvanlar gibidir. Hayvanlar gibi yer, içer, gezer hayatı öyle yaşar. Bir yandan böyle bir derdimiz vardır. Bununla beraber böyle bir derdimiz olduğu için, rabbimize bir de hamd etmemiz lazım, şükretmemiz lazım. Eğer rabbimiz rahmetiyle muhabbetiyle
TAM BİR FİLM SENARYOSU
Gerçekten çok beğendim. Kitap daha ilk sayfalardan itibaren beni içine çekti ve elimden bırakmak istemedim. Resmen film izliyormuşum gibi okudum. Yazar sahneleri o kadar iyi yazmış ki her olay gözümde canlandı. Türkçe çevirisi çok iyi 👍 Şimdiye kadar Okuduğum en iyi çeviri,o kadar lafını sakınmamış ki sanki orijinali Türkçe yazılmış bir kitap gibi. Buradan Ayşegül Ceneboyan ablamıza çok selamlar ellerine sağlık❤️ (Artı ve Eksi) En sevdiğim taraf ise seri katilin işlenişiydi. Psikolojisini, takıntılarını ve deliliğini çok iyi hissettiriyor. Ufak detaylarla adamın ne kadar manyak ve tehlikeli biri olduğunu anlıyorsunuz. Kanlı sahneler de tam dozundaydı. Rahatsız edici ama bir o kadar da heyecan vericiydi. Benim aradığım seri katil atmosferini fazlasıyla verdi. Hikâyeyi de çok güzel kurmuş. Önce olayın iskeletini oluşturuyor, sonra her bölümde yeni ipuçları ekleyerek parçaları yavaş yavaş birleştiriyor. Finale geldiğinde büyük resim ortaya çıkıyor ve çoğu soru cevabını buluyor. Tek eleştirim, tıbbi terimlerin biraz fazla olması. Sağlık alanından olmayan biri olarak bazı yerlerde açıklamaları okumak zorunda kaldım. Bir de verilen bir ipucunun finalde daha net açıklanmasını beklerdim. Onun dışında benim için çok başarılıydı. Polisiye ve seri katil temalı kitapları sevenlere kesinlikle öneririm. Puanım: 8,5/10.
Polisiye / Gerilim
Reklam
Reklam