Dostoyevski, Tolstoy, Gogol, Balzac, Franz Kafka, Jean Paul Sartre, Albert Camus, Stefan Zweig, Oğuz Atay gibi yazarlar varoluş sancısı çeken, yabancılaşmayı yaşayan, kendini hiçbir yere ve o döneme ait hissetmeyen, insanların kendilerini anlamadığını savunan yazarlardı. Üstelik bu yazarlar birbirlerinden de çok etkilenmişlerdir.
Mesela Dostoyevski, "hepimiz Gogol'un paltosuyuz" diyerek ondan ne kadar etkilendiğini ifade etmiştir.
Franz Kafka birçok kez Dostoyevski'ye imrendiğini söylemiştir. Albert Camus, Franz Kafka'dan etkilendiğini defalarca söylemiştir.
Yani biz Dostoyevski'nin "Yeraltından Notları"nı, Franz Kafka'nın" Dönüşüm"ünü, Albert Camus'un "Yabancı"sını, Oğuz Atay'ın" Tutunamayanlar"ını okuyunca temelde hep aynı düşünceleri okumuş oluyoruz.
Peki ne oldu da Dostoyevski "Yeraltından Notlar"ı yazınca ona "deli" dediler? Franz Kafka "Dönüşüm"ü yazınca pek ilgi görmedi de günümüzde Dünya'nın en popüler, en çok okunan yazarları oldular ve eserleri de en çok okunan eserler oldu?
Bu yazarlar yereli yaşadılar, evrensel düşündüler.
Müthiş gözlem yaptılar kendi yaşadıkları yerlerde.
21.Yüzyıl ise yabancılaşma, varoluş sorgulaması çağı oldu.
Kolay kolay kimse kendisini yaşadığı yere ait olduğunu hissetmiyor. Sanki başka bir yerde, başka bir şekilde daha güzel bir yaşam olabilirdi hissi çok fazla kişide var.
Dikkat edin sosyal medya hesaplarına, çoğu kişi profil bilgilerine ya da paylaşımlarına şu sözleri yazıyor :
"Kalbim bu asrın dengi değil"
"Beni kimse anlamıyor"
"Az insan çok huzur" tarzı yazılar görürüz.
Bunların hepsi işte varoluşu, yabancılaşmayı yaşıyor ve kendilerinden sadece 1 asır önce yaşayan bu yazarların aslında kendilerini ifade ettiğini söylüyorlar, bu yüzden o kitaplar değer görüyor.
Muhtemelen bu yüzyıl bitene kadar bu yazarlar Dünya'nın en çok