Uzun uzun burnumu çektim.
“Olsun,onu öldüreceğim.”
“Ne diyorsun evladım sen, babanı mı öldüreceksin?”
“Evet,öldüreceğim. Çoktan başladım bile. Öldürmek derken öyle Buck Jones’un tabancasını alıp dan diye öldürmeyi kastetmiyorum. Öyle değil. Kastettiğim onu kalbimde öldürmek. İyiliğini istemekten vazgeçmek. Derken bir gün ölüp gidecek.”
“Uç, küçük kuşum. İyice yükseklere uç. En yukarılara çık ve Tanrı’nın parmağına kon. Tanrı seni başka bir çocuğa götürecek ve nasıl bana güzel şarkılar şakıdıysan ona da şakıyacaksın. Hoşça kal,güzel kuşum!”
İçimde sonsuz bir boşluk hissettim.
“Bak Zeze. Bulutun parmağına kondu”
“Gördüm.”
Başımı Minguinho’nun kalbine dayadım ve uzaklaşan bulutu izledim.
“Ona asla kötülük etmedim...”
Sonra yüzümü çevirip şeker portakalının dalına baktım.
“Xururuca.”
“N’oldu?”
“Ağlarsam ayıp olur mu?”
“Ağlamak asla ayıp değildir,sersem.Niye ki?”
“Bilmem,henüz alışamadım. İçimdeki kafes bomboş kaldı sanki...”