Kitabı her ne kadar çok beğenmesem de Thomas Mann'ın diline hayranlık duydum. Bazen birkaç kere okunması gereken çok uzun cümleleriyle Almanca dilini belki en iyi kullanan yazar olduğunu, duyguların ve olayların mükemmel betimlemeleriyle de ne kadar beliğ bir edebiyat duayeni olduğunu gösteren Mann bu kitabında daha çok önceden nasyonelsosyalizmin ne kadar tehlikeli olacağını öngörmüş ve bunu zamanın diktatörü Musollini'ye paralel bir karakter olan Cipolla ve ona taparcasına uyan ve/veya karşı çıkmayan tiyatro seyircileriyle okura sunmuştur.
Kitapta bir başka hoşuma giden kısım ise eleştirinin merkezindeki milliyetçi, ırkçı İtalyan yerlileri dışında hikayenin aydın kısımdan olan ana karakterinin her anlaşmazlıkta kaçan pısırık tavrına rağmen kendini beğenmiş, diğerlerinden üstün gören monologlarıyla bir çelişki oluşturmasıdır. Uğradığı haksızlıkları sadece içten eleştirmesi, bunu ona yapanları içten içe aşağılaması ve hatta gülmesi kibrini gösterirken dışa hiçbir şey yansıtmaması diktatörlüklerde yaşayan aydın kısmın her hukuksuzluktan haberinin olup yine de susmasına büyük bir benzerlik göstermektedir.
Büchner'nın erken ölümüyle bir kitap parçası olarak kalmış olan Woyzeck ağır diliyle ve sahnelerin düzensizliğiyle okuru hayli yoruyor. Fakat karakterler üzerinden verilen mesajlar ve Büchner'nın kendi dünya görüşünü okura iletme biçimi çok ilgi çekicidir.
Öncelikle okur ana karakter Woyzeck'in toplumun en alt tabakasını oluşturan, fakir, zihinsel problemli ve evlilik dışı çocuğu olan ve bu yüzden hor görülen bir karakter olduğunu öğrenir. Halbuki durumu sadece kötüye gider.
Buna karşın doktor gibi karakterler Woyzeck'e bir zıtlık oluştururlar. Doktor sadece kendini düşünen, Woyzeck'i bir kobay faresi olarak gören bir karakterdir ve onun zihinsel problemlerine yol açan bir diyet karşılığında para vermektedir.
Ama özetten öte Büchner'nın bu karakterlerle neyi ortaya koyduğundan bahsetmek istiyorum. Kitabın asıl konusu sosyal sınıfların arasındaki çatışmadır. Burada yazarın apaçık gösterdiği durum ise her ne kadar bir fikir ayrılığı içinde bulunsalar da feodal yüzbaşı ve şehirli burjuva doktorun Woyzeck'in bulunduğu ortamda güçlerini birleştirip ona karşı duygusal saldırıya geçmeleridir. Buna müteakip Woyzeck'in zihinsel durumu fenalaşır ve kıskançlıkla da birleşerek onu bir cinayet işlemeye sürükler. Bir başka ilginç konu ise Woyzeck'in aslında Büchner'nın dünya ve toplum görüşüne en çok uyan karakter olmasıdır. Woyzeck kararlarında bir irade gösteremeyen, bastırılmış ve özgür olmayan bir kişiliktir ve bu Büchner'nın kendi mektuplarındaki fatalist, kaderci sözlerine mükemmel bir paralel oluşturmaktadır. İdealizmi tamamıyle reddeden Büchner Woyzeck üzerinden insanın tarihi değil tarihin insanı belirlediğini anlatmaya çalışmıştır ve bunu yarım kalan kitabına rağmen başarmıştır.
1834'te nişanlısına yazdığı meşhur mektuptan bir alıntıyla bitiriyorum: "Der Einzelne nur