Kıraç bir şarkısında soruyordu; "Deli öfkem, kara sevdam hangisi galip?" diye. Uzun zaman bu sorunun cevabını aradım. Kalbimin önüne sevgiyi koydum, sabrı koydum, affetmeyi koydum. İnsan sevdiğinde öfkesini susturması gerektiğine inanıyor çünkü. Sanki öfke kötü, sevgi iyiymiş gibi anlatılıyor bize. Oysa kimse söylemiyor; bazen öfke de sevginin son nefesidir.
Benim deli öfkem galip geldi.
Ve bugün dönüp baktığımda bundan pişman değilim.
Çünkü öfkem bana zarar veren şeyleri ilk fark eden duyguydu. Kalbim hâlâ bahaneler üretirken, öfkem gerçeği görüyordu. Ben hâlâ kalmaya çalışırken, öfkem çoktan gitmem gerektiğini biliyordu. Sevgi önümde diz çökmüş, biraz daha sabret diyordu. Öfke ise omzuma dokunup aynayı gösteriyordu. Görmek istemediğim her şeyi, duymaktan kaçtığım her cümleyi, kabullenmek istemediğim her gerçeği.
İnsan bazen sevgisinden değil, sevgisinin büyüklüğünden kaybeder. Birini o kadar çok seversin ki kendine yapılanları görmez olursun. Kırılan yerlerini normal sanırsın. Yorulmayı sadakat zannedersin. Beklemeyi aşk sanırsın. İşte tam o noktada öfke gelir. Kapıyı yumruklayarak değil, içindeki son kalan saygıyı korumak için gelir. Çünkü öfke her zaman yıkmak istemez. Bazen sadece seni enkazın altından çıkarmaya çalışır.
Bana göre en tehlikeli duygu öfke değil artık. En tehlikeli duygu, sana zarar veren şeylere rağmen sessiz kalabilmektir. Kendini hiçe sayacak kadar sevebilmektir bir başkasını. Çünkü insanı tüketen şey çoğu zaman nefret değildir; hak ettiği değeri görmediği halde kalmaya devam etmesidir.
Bu yüzden öfkemin kazandığı gün aslında kaybetmedim. O gün içimde uzun süredir sürgünde yaşayan bir yanım geri döndü. Kendime olan saygım, kırılmış gururum, susturulmuş sesim geri döndü. İnsan bazı kapıları sevgiyle kapatamaz. Bazen son kilidi öfke vurur. Ve