Hakan Gürses

Yaşamlarını ofiste klavye tıkırdatarak geçiren o dalgın, soyutlanmış insanları düşünüyorum. Dedikleri gibi "bağlılar", peki ama neye? Saniyede bir değişen enformasyona, imaj, sayi, tablo, grafik seline bağlılar. İşten sonraysa dogru metroya veya otobüse giderler, yani hep hıza bağlıdırlar; bu sefer bakışlar telefon ekranına mıhlanır, parmaklar hafifçe de olsa hâlá hareket hâlindedir, mesajlar, görüntüler akmaya devam eder. Ve daha günü görmeden akşam olur. Sıra televizyondadır, alın size bir ekran daha. Peki bu insanlar hiç toz. kaldırmadan, birbirleriyle temas etmeden hangi boyutta, hepsi birbirinin aynı hangi mekanda, yağmurmuş güneşmiş hiçbir şeyin fark etmedigi hangi zaman diliminde yaşıyorlar? Yollar ve patikalarla bağ kopmus bu hayatlar, insanlık durumunu unutturuyor onlara, sanki zamanla degisen hava erozyon yaratmazmış gibi.
Kalabalıkların yalnızlaştırıcı etkisi üzerine çokça yazılmıştır. Hiç durmadan yerine yenisi gelen yabancı yüzler, maneviyattaki yalnızlığı derinleştiren kalın bir duyarsızlık tabakası. Herkes kendini bir diğerine yabancı hisseder ve bu duygunun yoğunluğu, bireyi herkese av yapan bir düşmanlık üretir. Flâneur bu anonimliği arar çünkü onda saklanır. Mekanik kitlenin içinde erir ama içinde saklanmak adına bile isteye yapar bunu. Böylece anonimlik ezici bir baskı olusturmaz üstünde, ona zevk alma olanağı sunar, içindeki özel bakış açısıyla kendini daha canlı hisseder. Kalabalığın tatsız, kasvetli yalnızlığının ortasında, gözlemcinin ve şairin yalnızlığını yaratır: Kimse neye baktığını göremez! Kalabalıkta bir pottur sanki. Flâneur uyumsuzdur; onu anonim kitleden dışlamadan ya da uzağa koymadan soyutlayıp kendi içinde tekilleştiren kati bir uyumsuzluktur bu. Hızın yıkımına gelince…Kalabalıkta herkes iki sekilde sıkışmıştır: hem hızlı olması gerekir hem de sürekli engellenir. Flaneur ise belli bir yere gitmek zorunda değildir. Böylece herhangi bir olay ya da sahneye bakmak için durabilir, ilginç yüzleri dikkatle inceleyebilir, kavşaklara gelince yavaşlayabilir. Ama çıkarcılığın hızına direnen bu tabanlık ona aslen daha üstün bir kıvraklık kazandırır: zihin kıvraklığı. Hareket halindeki görüntüleri kavrar. Aceleyle gidip gelen kişinin bedeni hızlandıkça zihninin verimi azalır. Tek isteği çabucak gideceği yere ulaşmaktır, zihni sadece kalabalıktaki aralıklardan kayıp geçmekle meşguldür. Flaneur’ün bedeni yavaş hareket eder, ama gözleri fıldır fıldır ve zihni aynı anda binlerce şeyle meşguldür.
Sayfa 154·Kitabı okudu
Tecrübe
Çocukların hayalperest eğilimlerini yetişkinlerin gerçekçiliği ve nesnelliğiyle kıyaslamamak gerekir. Çünkü sahiden gerçekçi olanlar çocuklardır; onlar hiçbir zaman genellemelere göre hareket etmezler. Yetiskin, genel biçimi belirli bir durum olarak, yani türün temsilcisi olarak görür ve geriye kalan her şeyi savıp, "Bu leylak, bu dişbudak, bu elma ağacı," der. Çocuksa bireysellikleri, kişilikleri algılar. Müşterek bir isim ya da işlevle maskelemeden, eşsizliği görür. Çocuklarla yürürken, agaçlarin yeşil dallarında fevkalade hayvanları fark edebilir, çiçeklerin güzel kokusunu alabilirsiniz. Hayal gücünün zaferi değil, önyargısız, katıksız bir gercekçiliktir bu. Ayrica doga, anında şiire dönüsür. Bu gezintiler, çocukluğun mutlak saltanatıdır. Büyürken bu saltanatin büyüsünü kaybederiz çünkü her sey hakkinda fikirler ve yargılar edinir, şeyleri nesnel hâlleri (ne yazık ki bir de buna "hakikat" deriz) dışında tanımak istemeyiz.
Sayfa 142·Kitabı okudu
Ne yazık ki, uzun zamandır pek çoğumuz, doygunluğa ulaşmanın nesnelere sahip olmaya ve toplumsal itibara dayandığı inancını aşılayan kötü imajların tuzağına düşmüş durumdayız. Aslında çok yakınımızda ve çok basit olan ve belki de bu yüzden zor görünen neşeyi aramaya çok uzaklardan başlarız. Halbuki biz çoktandır bunun ötesindeyiz, hep ötesindeydik.
Sayfa 127·Kitabı okudu