Hakan Kerimoğlu

Hakan Kerimoğlu
@hakankerimoglu
Gezgin Fotoğrafçı Sanat Tarihi Sevdalısı ig: hakanphotograph #219099904
Yüksek Lisans
91 kütüphaneci puanı
733 okur puanı
Şubat 2020 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
Puan vermedi·162 syf.··
2026 70. kitabı
·
15 saatte okudu
·
Okunma: 10 Haziran 2026 08:14
Perihan Mağden’in Ali ile Ramazan romanını okurken, beni en çok etkileyen şey anlatılan olayların sertliğinden çok, iki çocuğun hayata tutunma çabası oldu. Kitap boyunca aklımda sürekli şu düşünce vardı: İnsan sevgiye en çok ihtiyaç duyduğu zamanlarda, hayattan en ağır darbeleri alabiliyor. Benim için romanın merkezinde elbette Ali ve Ramazan vardı. Çocuk Esirgeme Kurumu’nda başlayan hayatları, onları daha en başından büyük bir yalnızlığın içine itiyor. Buna rağmen birbirlerine kurdukları bağ, romanın en güçlü tarafıydı. Onların dostluğu zamanla sevgiye dönüşürken, bu ilişkinin ne kadar kırılgan ve aynı zamanda ne kadar gerçek olduğunu hissettim. Ali karakteri bana daha içe dönük, daha duygularıyla yaşayan biri gibi geldi. Ramazan ise hayatın sertliğine karşı daha asi ve daha öfkeli bir duruş sergiliyor. İkisi birbirinden çok farklı görünse de aslında aynı eksikliği taşıyorlar: ait olabilecekleri bir yer ve koşulsuz sevgi. Bu yüzden ilişkileri bana oldukça doğal ve inandırıcı geldi. Roman boyunca beni en çok etkileyen şeylerden biri de, yazarın karakterleri acındırmaya çalışmaması oldu. Yaşadıkları haksızlıklar, şiddet ve dışlanmışlık zaten yeterince güçlü. Perihan Mağden bunları abartmadan anlatıyor ve bu yüzden etkisi daha da artıyor. Kitabı okurken sadece Ali ve Ramazan’ın hikâyesini değil, toplumun farklı olana karşı gösterdiği tahammülsüzlüğü de düşündüm. Roman, önyargının ve sevgisizliğin insan hayatını nasıl şekillendirebildiğini oldukça çarpıcı biçimde gösteriyor. Bence kitabın en güçlü yönlerinden biri de bu. Perihan Mağden’in dili sade ama duygusu yoğun. Bazı bölümlerde hiçbir büyük olay yaşanmamasına rağmen karakterlerin hissettikleri beni olaylardan daha fazla etkiledi. Bu da romanın gücünü yalnızca hikâyesinden değil, karakterlerinden aldığını
1000Kitap
Ali ile RamazanPerihan Mağden · Doğan Kitap Yayınları · 2010632 okunma
Reklam
Puan vermedi·156 syf.··
2026 68. kitabı
·
5 saatte okudu
·
Okunma: 27 Mayıs 2026 21:03
Belinda Jack’ın Okumak (The Secret Life of Reading) kitabını okurken, bunun kitaplar hakkında yazılmış sıradan bir eser olmadığını fark ettim. Çünkü yazar bana ne okumam gerektiğini söylemiyor; daha çok neden okuduğumuzu, okumanın insan hayatındaki yerini ve yüzyıllar boyunca nasıl değiştiğini anlatıyor. Benim için kitabın en etkileyici tarafı, okuma eylemini yalnızca bireysel bir alışkanlık olarak değil, insanlık tarihini şekillendiren bir güç olarak ele almasıydı. Daha önce okumayı doğal ve sıradan bir uğraş olarak görüyordum. Ancak kitap, sessiz okumanın ortaya çıkışından romanların toplum üzerindeki etkisine kadar birçok konuyu ele alarak bu alışkanlığın aslında ne kadar büyük bir kültürel dönüşüm yarattığını gösteriyor. Kitap boyunca hoşuma giden şeylerden biri de Belinda Jack’in farklı dönemlerden ve farklı kültürlerden örnekler vermesiydi. Böylece okumanın yalnızca bilgi edinmek için değil; kendini keşfetmek, empati kurmak, hayal gücünü geliştirmek ve hatta toplumsal değişim yaratmak için de ne kadar önemli olduğunu görmek mümkün oluyor. Kendi adıma kitapta en çok düşündüğüm konu, insanların aynı kitabı okuyup neden farklı şeyler hissettiği oldu. Yazar, her okurun metinle kendi deneyimleri üzerinden ilişki kurduğunu anlatıyor. Bu fikir bana oldukça yakın geldi. Çünkü yıllardır okuduğum kitapların çoğunda aslında yalnızca yazarı değil, biraz da kendimi okuduğumu fark ettim. Kitabın sevdiğim bir diğer yönü ise okumanın her zaman elit bir uğraş olmadığını göstermesiydi. Tarih boyunca kitaplara erişimin, okuryazarlığın ve okuma alışkanlıklarının nasıl değiştiğini görmek, okumanın bugünkü hâline farklı bir gözle bakmamı sağladı. Belinda Jack’in dili akademik olmasına rağmen ulaşılmaz değil. Kitap yer yer araştırma kitabı gibi ilerlese de anlatılan örnekler ve
1000Kitap
OkumakBelinda Jack · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202487 okunma
Puan vermedi·93 syf.··
2026 67. kitabı
·
22 saatte okudu
·
Okunma: 27 Mayıs 2026 16:33
José Ortega y Gasset’in Sistem Olarak Tarih kitabını okurken, bunun klasik anlamda bir tarih kitabı olmadığını çok net hissettim. Çünkü Ortega y Gasset burada savaşları, kronolojiyi ya da olay sıralarını anlatmaktan çok, insanın tarih içindeki yerini ve geçmişle kurduğu ilişkiyi sorguluyor. Benim için kitabın en etkileyici tarafı, tarihin dışarıdan izlenen bir şey değil, insanın bizzat içinde yaşadığı bir süreç olarak ele alınmasıydı. Ortega’ya göre insanı anlamak için sadece “kim olduğuna” değil, “hangi tarihin içinden geçtiğine” de bakmak gerekiyor. Bu bakış açısı bana oldukça güçlü geldi. Kitap boyunca dikkatimi çeken şeylerden biri de, yazarın insanı durağan bir varlık gibi görmemesiydi. Tam tersine, insan sürekli değişen, yaşadığı çağın şartlarıyla şekillenen bir varlık olarak anlatılıyor. Özellikle “Ben ve çevrem” düşüncesinin arka planda sürekli hissedilmesi, kitabın felsefi yönünü daha derin hale getiriyor. Kendi adıma kitapta en çok düşündüğüm nokta şu oldu: İnsan geçmişten bağımsız yaşayamaz. Çünkü bugün verdiğimiz kararlar bile aslında geçmişin bir devamı. Ortega y Gasset tarihi sadece olmuş bitmiş olaylar olarak değil, bugünü oluşturan canlı bir yapı gibi ele alıyor. Bu yüzden kitap bana tarihe bakışımı yeniden sorgulattı. Dil açısından kitap kolay bir metin değil ama zor olmasının nedeni yapay bir anlatım kullanması değil; sürekli düşünmeye zorlaması. Bazı bölümleri bir kez okumak yetmedi çünkü her paragrafın altında başka bir fikir daha vardı. Ama tam da bu yüzden yüzeysel kalmayan bir kitap olmuş. Kitabı okurken şunu hissettim: Ortega y Gasset tarih üzerinden aslında insanın kimlik arayışını anlatıyor. İnsan yalnızca bireysel bir varlık değil; yaşadığı toplumun, çağın ve geçmişin de taşıyıcısı. Bu düşünce kitabın her bölümünde farklı şekillerde
1000Kitap
Sistem Olarak TarihJosé Ortega y Gasset · İş Bankası Kültür Yayınları · 2011101 okunma
Puan vermedi·336 syf.··
2026 66. kitabı
·
27 saatte okudu
·
Okunma: 26 Mayıs 2026 19:03
Herman Melville’in Redburn romanını okurken, bunun yalnızca bir deniz macerası olmadığını çok erken fark ettim. İlk bakışta genç bir denizcinin yolculuğunu anlatıyor gibi görünse de, aslında bir büyüme, hayal kırıklığı ve gerçeklerle yüzleşme hikâyesi. Benim için romanın en güçlü yanı, Wellingborough Redburn karakterinin geçirdiği dönüşümdü. Romanın başındaki Redburn ile sonundaki Redburn aynı kişi değil. Yolculuğa çıkarken dünyaya daha romantik ve daha saf bir gözle bakıyor. Deniz hayatını, uzak şehirleri ve macerayı hayal ediyor. Ancak yaşadıkları onu yavaş yavaş gerçek dünyanın sertliğiyle tanıştırıyor. Bu değişim bana oldukça doğal ve inandırıcı geldi. Özellikle Liverpool bölümleri beni etkiledi. Redburn’ün çocukluğundan kalan anılarla kurduğu hayallerin, gerçek şehirle karşılaştığında parçalanmasını okumak oldukça çarpıcıydı. Bir zamanlar zihninde büyüttüğü yerlerin gerçekte çok farklı olması, bana insanların bazen geçmişe ve anılara gereğinden fazla anlam yüklediğini düşündürdü. Kitapta dikkatimi çeken bir diğer nokta da Melville’in yoksulluk ve sınıf farklarını anlatış biçimiydi. Özellikle liman çevresindeki insanlar, göçmenler ve sefalet içindeki aileler yalnızca arka plan olarak kullanılmıyor. Redburn’ün gözünden onların hayatlarını da görüyoruz. Bu yüzden roman sadece bir gemi hikâyesi olmaktan çıkıp dönemin toplumuna dair güçlü gözlemler içeren bir metne dönüşüyor. Kendi adıma romanda en çok sevdiğim şey, Redburn’ün kusursuz bir kahraman olmamasıydı. Zaman zaman hata yapıyor, yanılıyor, fazla hayal kuruyor ve bazı şeyleri geç anlıyor. Ama tam da bu yüzden gerçek geliyor. Onun yaşadığı deneyimlerde gençliğin saflığını ve hayatın kaçınılmaz öğreticiliğini görmek mümkün. Melville’in daha çok Moby Dick ile tanınması nedeniyle Redburn bazen gölgede kalıyor.
1000Kitap
RedburnHerman Melville · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202639 okunma
Puan vermedi·312 syf.··
2026 65. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 24 Mayıs 2026 20:45
Mahmut Yesari’nin Pervin Abla romanını okurken, dönemin İstanbul’unu ve insan ilişkilerini anlatan bir hikâyeden çok daha fazlasıyla karşılaştığımı hissettim. Kitap bittiğinde aklımda olaylardan çok karakterler kaldı. Çünkü Mahmut Yesari, bu romanda insanları kusurlarıyla, zaaflarıyla ve çelişkileriyle anlatmayı başarmış. Benim için romanın merkezinde elbette Pervin Abla vardı. Onu okurken sadece bir karakter değil, çevresindeki insanların hayatlarına dokunan güçlü bir kişilik gördüm. Pervin Abla zaman zaman fedakâr, zaman zaman sert, zaman zaman da kırılgan yönleriyle bana gerçek bir insan gibi geldi. Bu yüzden onu tek bir sıfatla tanımlamak mümkün değil. Roman boyunca çevresindeki insanlarla kurduğu ilişkiler, karakterinin farklı yönlerini ortaya çıkarıyor. Kitapta hoşuma giden şeylerden biri de karakterlerin idealize edilmemiş olmasıydı. Kimse tamamen iyi ya da tamamen kötü değil. Herkes kendi şartlarının, hayallerinin ve hatalarının içinde yaşamaya çalışıyor. Bu nedenle romanı okurken bazı karakterlere bir bölümde yakınlık hissederken, başka bir bölümde onlara kızdığımı fark ettim. Mahmut Yesari’nin anlatımı oldukça akıcı. Özellikle insanların konuşmaları ve günlük hayatın ayrıntıları bana yapay gelmedi. Romanın yazıldığı dönemin sosyal yapısını hissetmek mümkün ama buna rağmen karakterlerin yaşadığı duygular bugün bile yabancı durmuyor. Aşk, fedakârlık, hayal kırıklığı ve aidiyet arayışı gibi temalar hâlâ güncelliğini koruyor. Kendi adıma romanda en çok etkilendiğim nokta, insanların birbirlerinin hayatlarında ne kadar büyük izler bırakabildiğini göstermesiydi. Pervin Abla’nın varlığı sadece kendi hikâyesini değil, çevresindeki insanların kaderlerini de etkiliyor. Bu yüzden romanı okurken tek bir kişinin hikâyesini değil, birbirine bağlı hayatların hikâyesini
1000Kitap
Pervin AblaMahmut Yesari · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202634 okunma
Reklam