Ancak şurasını unutmamak gerekiyor: Aydınlanma, 'millî düşünce geleneklerinin' (Fransız rasyonalizmi, Îngiliz empirisizmi, Alman ahlakçılığı) dışında ve üstünde, kozmopolit bir gelenektir. Kısaca 'millî bir gelenek' değildir Aydınlanma. Osmanlı entelijansiyası da, bir zihniyet olarak Aydınlanma düşüncesi ile karşı karşıya geldiklerinde, işin bu yanını fark etmiş olmalıdır. Fransa'yı, Îngiltere'yi ya da Almanya’yı değil de Avrupa'yı örnek almak, ancak aydınlanma zihniyetinin temellükü mümkündü.
Bir tespitle işe başlayalım: Batılılaşmanın ya da modernleşmenin tarihi Türkiye'de insanımızın birbirini ´öteki' olarak işaretlemesinin tarihidir. Kendisini 'modernleşmiş', 'Avrupalılaşmış', 'Batılılaşmış' sayan bir kısım insanımız, modernleşmeye direnen ya da geleneksel kimliğini öne çıkaran bir başka kısım insanımızı, 'öteki' saymaya başlamıştır. Bu 'öteki'ler 'geri kafalı', ´ilkel' ve 'pis'tirler!..
Kent ve Kentlilik üzerine inşa edilmesi gereken modernleşme projesinin köylülüğü tasfiye etmek şöyle dursun, bizzat köylülük üzerine kurulmak istenmesi, garabetlerin, hiç şüphe yok, en büyüğüdür!
Birincisi, Batı medeniyetine ait evrensel kavramların (demokrasi, insan hakları, sivilleşme, farklılık) hayata geçirilmesini sağlayacak geleneklerin icadı; ikincisi, Amerikan kültürüne ait spesifik göreneklerin kuşatması karşısında, yerel ve ulusal kültür kimliğinin korunması... Bugüne kadar Türkiye'de, hep ikinci mesele üzerinde duruldu ve ulusal ve yerel kültürü nasıl koruyacağımıza öncelik verildi. Oysa bence, birinci mesele, en az ikincisi kadar can alıcıdır: Demokrasi, sivilleşme, farklılık gibi medeniyet kavramlarının, Türkiye'de hangi gelenekler üzerine inşa edilmesi, (eğer böyle bir gelenek yoksa, icat edilmesi) gerektiği, bugün bizim için birincil, dahası hayati bir önem taşıyor.
Hem siyasî hem de iktisadî anlamda gerçek 'modernleşme' ya da ‘Batılılaşma', bütün sancıları, problemleri ve elbette hatalarıyla, Osmanlı'nın modernist potansiyelinin farkında olan Turgut Bey'le başlamıştır çünkü..