“Ben seni seçmedim… Kalbim seçti. Bununu nedenini bil-miyorum; çünkü hisler açıklanmaz, sadece yaşanır.”
Yüzüne hafif bir tebessüm yerleşti.
Ardından elindeki kitabı açtı. Attila İlhan’a aitti kitap. İçin-deki dizeleri okumaya başladı:
Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum…
“Bunca zaman sonra seni yeniden görmek… garip bir his,” dedi Mahir hafifçe gülümseyerek. “Hiç değişmemişsin… Her zamanki gibi çok güzelsin.”
O an aklına Yavuz Bülent Bakiler ’in o etkileyici şiiri gel-mişti:
Sözde, senden kaçıyorum doludizgin atlarla,
Bâzan sessiz sedasız, ipekten kanatlarla,
Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla,
Karşıma çıkıyorsun en serin imbatlarla,
Adını yazıyorsun bulduğun fırsatlarla,
Yüreğimin başına noktalarla, hatlarla,
Baş başa kalıyorum sonunda heyhatlarla,
Sözde senden kaçıyorum doludizgin atlarla…
“Bize inanmadınız,” dedi dingin bir sesle. “Aklın, kendi ba-şına bütün gerçeği kavrayabileceğini sandınız. Oysa akıl, an-cak kendi sınırları içinde hareket edebilir. Onun ötesi… insan için karanlık kalır.
Sözleri bir hüküm değil, bir hatırlatma gibiydi. “Ve şimdi,” diye ekledi, “yaşadıklarınız size aklınızın sınırını gösterdi. Bazı gerçekler, aklın değil, ancak kalbin gözüyle gö-rülebilir.”
Mahir ellerini iki yana açtı. “Ne demek istiyorsunuz? Kim-siniz siz?”
“Güç sahibi olmak,” dedi ağır bir sesle, “her şeye müda-hale etmek hakkını vermez. Bizler, zamanı eğip bükebiliriz; ama kaderi değil. Bazı olaylar vardır ki onları engellemek, daha büyük bir dengesizliğin kapısını aralar. İnsan iradesine doğrudan müdahale etmek, yaratılışın en eski yasalarından birini çiğnemek demektir.”