Başka kadınlar da boyunlarını büküp sessizce acı çekerler. Ölümcül bir yarayla ama buna teslim olarak yaşamayı sürdürürler. Ağlarlar, ama onları kıran kişiye çatma istekleri yoktur. Onun için dua ederler ve anılarını son soluklarına kadar canlı tutarlar. Aşk budur, gerçek aşk, meleklerin bildiği aşk, gururla ayakta duran, kendi kederiyle beslenen ve sonunda ölen aşk.
Sen belki benim zihnimi en çok kurcalayan şeyin bu benzerlik olduğunu sanacaksın ama hiç de öyle değil. Zaten benim için Catherine’le ilgili olmayan bir şey var mı? Hangi şey onu bana hatırlatmıyor ki? Şu döşemeye baksam, taşların üzerinde onun yüzü. Her bulutta, her ağaçta o var…
Geceleri havayı o dolduruyor, gündüzleri baktığım her şeyde onun hayalini görür gibi oluyorum. Sanki her yanımı onun hayali çevirmiş. Sıradan erkek, kadın yüzleri, hatta kendi yüzüm bile ona benziyormuş gibi geliyor. Bütün dünya, nereye baksam onun yaşamış olduğunu ve benim onu kaybettiğimi gösteren korkunç anılarla dolu. İşte Hareton’ı ölümsüz aşkımın, hakkımı almak için sarf ettiğim inatçı çabamın, küçük düşürülüşümün, gururumun, mutluluğumun, ıstırapımın hayali gibi görüyorum.