Bazen dünya itiyor insanı, göz devirip yüzüne bakmıyor. "Derdin ne ?" diye bile soramıyorsun, yoktan yere bir kahır biniyor insanın omuzlarına, indiremiyorsun. En güzel odalarda, en güzel yataklarda mutlu mesut uyuyor birileri, birileri en güzel düşleri görüyor uykularında bunu çok iyi biliyorsun ve sen dışarı çıkmaya gözün kesmiyor diye bodrumda penceresiz, en soğuk odada üstün açık uyuyorsun küfür gibi bir tavanı izleyerek.
Göğsünde kırık bacağıyla sancıyan bir atla sızıyorsun ve ardından gözlerini en güzel odada açıyorsun ertesi gün. Bir bakıyorsun ruhunu bile pansuman etmiş mahir bir el ve aynaya bakmadan hissediyorsun güzel göründüğünü. "Neden bu ihsan ?" diye sormuyorsun, memnunsun çünkü, çünkü öyle olması gerektiğine inanıyorsun. Ucu görünmeyen ve her noktası başka nimetlerle dolu bir sofrada iştahın kesilmeden fakat şişmeden, saate bakışsız bir kahvaltı ediyorsun. Demlenmiş en güzel çayı içiyorsun, tohumu en güzel kahveyi. Dünya, bir sen varmışsın gibi kendini sunuyor sana, koynundan çıkmak istemiyorsun.
Neden sonra bodruma inen merdivenlerden geçiyorsun, azap gibi bir kapı kesiyor yolunu. Yolun oraya düşmüyordu halbuki, kalbinin kusuru tutup götürüyor seni oraya. Bir müddet durup dinliyorsun o karanlığı, dün kapının ardındaki gölgeyi hatırlıyorsun..