• “Daye Behna seva te”
    -
    16 Mart 1988 tarihe, Saddam Hüseyin'in emriyle Irak ordusu tarafından, çocuk ve kadınların çoğunluğu oluşturduğu 5 bin Kürt vatandaşın zehirlenerek öldürüldüğü katliam olarak geçti..
    Biz o zamanlar yoktuk henüz, unutmadık desek ? evet saçma oldu, ama evet müslümanlar olarak dünyanın yaradılışından bu yana bilip bilmediğimiz bütün katliamları kınadık zalim ve despot liderleri asla alkışlamadık, ne Bangladeş'te, ne Mısır'da, ne Suriye'de, ne Filistin'de ne de HALEPÇE'de; yapılan katliamları unutmadık unutmayacağız, daha doğrusu hep hatırlayacağız ve hatırlatacağız!..
    -
    Bir çocuğun annesine koşarak
    “daye behna seva te” (anne elma kokusu geliyor)
    diye sevinçle koşması nasıl güzel bir manzaradır değil mi ?
    Çocuk ve yaşlı sevgimiz herkesin malumudur. Bir çocuğu elma kokulu zehirle öldürmek ne demektir ? Bombasıydı mermisiydi elektriğiydi evet dayınılacak cinsten değil, Lakin çocuğu sevindirerek güldürerek katletmek nasıl bir vahşettir ? Çocuk ulan bu çocuk! Üstelik garip bir çocuk Elma kokusuyla muz kokusuyla adice şerefsizce alçakça katletmek, öyle zannediyorum bambaşka bir kansızlıktır.
    Evet biz o zamanlar yoktuk, ama şimdi varız ve genciz ve delikanlıyız ve dava güdücüleriz ve aksiyonumuz var ve cesaretimiz var ve hırsımız var ve azmimiz var ve ve ve…
    #halepçekatliamı
  • Elma kokusunu sever misiniz?
    Ya da şöyle sorayım..
    Hiç elma yerken aslında boğazınızda bir yanma hissettiniz mi? Hayır mı? O halde size bir olay anlatayım..
    Bundan tam 29 yıl önce, 16 Mart 1988 sabahı, elma kokusuyla uyandı Halepçeliler. Sevinçle mutfağa yöneldiler önce. Kokunun mutfaktan gelmediğini görünce camlarını açtılar. Baktılar ki koku dışarıdan daha çok hissediliyor, hemen dışarı akın ettiler merak ve heyecanla. Çıktıklarında gördüler ki herkes aynı merak ve heyecanla dışarı çıkmış. Hızlı hızlı yürümeye başladılar; kokunun kaynağını aramaya başladılar. Gittikçe şiddetlendi elma kokusu. Ama bir yandan da derilerinde bir yanma hissettiler sanki. Aldırmadılar ve yürümeye devam ettiler. Bu sefer daha hızlı koşmaya başladı birçoğu. Ancak zamanla o yanma gittikçe şiddetlendi. Koşuyorlardı; ama yanıyorlardı da. Bu sefer de dönüp eve doğru koşmaya başladılar. Yanma iyice artıyordu. Zamanla derilerinin morarmaya ve büzülmeye başladığını gördüler korkuyla. Bir an önce suya ulaşmalılardı. Kendilerini can havliyle suya attıklarında ise bedenleri kavruldu bu sefer, asit dolu bir havuza girmişler gibi.. Artık ölmüşlerdi, ölümün nereden geldiğini anlayamadan. Yanarak ölmüşlerdi, üstelik ateşsiz ve dumansızdı bu yanma, çığlıklarla, bağırışlarla, çağırışlarla…
    Bir avuç kül oluvermişlerdi aniden, ne olduğunu anlayamadan..
    “Saçlarım tutuştu önce
    Gözlerim yandı, kavruldu
    Bir avuç kül oluverdim
    Külüm havaya savruldu.”
    Kimyasal zehir öyle bir şeydir ki; vücudunuza temas ettiği anda yakar sizi, nefes almak için çırpınırsınız; alamazsınız. Deriniz büzülüp çürür. Yavaş yavaş, acı çeke çeke ölürsünüz. Öyle ki başınıza silahla vurularak öldürülmeyi buna tercih edebilirsiniz.
    Bu zehir de elma kokuluydu. Güzel kokulu zehir
    Zekice planlanmış bir katliamdı. Hedeflerin de çocuklar vardı, geleceği hedeflemişlerdi.
    En çok da çocuklar öldü Halepçe’de. Tıpkı diğer katliamlardaki gibi. Yıllar sonra ülkelerine “demokrasi” getirecek olan o uzak memleketteki adamlar, kendi memleketlerindeki o “diktatör”e hediye etmişlerdi bu elma kokulu zehri. Ölmeden önce, ölürken, yanarken Halepçelilerin attıkları çığlıkları duyamadılar o “özgürlükçü ve demokrat” adamlar. Çünkü o sırada başka ülkelerde başka hayatları mahvetmekle meşgullerdi. Başka soykırım planları vardı.
    Onlardı zaten, Hiroşima’da küçük gözlü onlarca küçük çocukları yakan. Onlardı Vietnam’da yüzlercesini, binlercesini katleden. Onlardı Ruanda’da 100 gün içinde 800 bin kişinin katledilmesini sessizce destekleyen.
    Duyamadılar o çığlıkları
    #HalepçeKatliamı
    16-17 Mart 1988
  • Elma kokusunu sever misiniz ?
    Ya da şöyle sorayım..
    Hiç elma yerken aslında boğazınızda bir yanma hissettiniz mi ? Hayır mı ? O halde size bir olay anlatayım..
    Bundan tam 29 yıl önce, 16 Mart 1988 sabahı, elma kokusuyla uyandı Halepçeliler. Sevinçle mutfağa yöneldiler önce. Kokunun mutfaktan gelmediğini görünce camlarını açtılar. Baktılar ki koku dışarıdan daha çok hissediliyor, hemen dışarı akın ettiler merak ve heyecanla. Çıktıklarında gördüler ki herkes aynı merak ve heyecanla dışarı çıkmış. Hızlı hızlı yürümeye başladılar; kokunun kaynağını aramaya başladılar. Gittikçe şiddetlendi elma kokusu. Ama bir yandan da derilerinde bir yanma hissettiler sanki. Aldırmadılar ve yürümeye devam ettiler. Bu sefer daha hızlı koşmaya başladı birçoğu. Ancak zamanla o yanma gittikçe şiddetlendi. Koşuyorlardı; ama yanıyorlardı da. Bu sefer de dönüp eve doğru koşmaya başladılar. Yanma iyice artıyordu. Zamanla derilerinin morarmaya ve büzülmeye başladığını gördüler korkuyla. Bir an önce suya ulaşmalılardı. Kendilerini can havliyle suya attıklarında ise bedenleri kavruldu bu sefer, asit dolu bir havuza girmişler gibi.. Artık ölmüşlerdi, ölümün nereden geldiğini anlayamadan. Yanarak ölmüşlerdi, üstelik ateşsiz ve dumansızdı bu yanma, çığlıklarla, bağırışlarla, çağırışlarla…
    Bir avuç kül oluvermişlerdi aniden, ne olduğunu anlayamadan..
    “Saçlarım tutuştu önce
    Gözlerim yandı, kavruldu
    Bir avuç kül oluverdim
    Külüm havaya savruldu.”
    Kimyasal zehir öyle bir şeydir ki; vücudunuza temas ettiği anda yakar sizi, nefes almak için çırpınırsınız; alamazsınız. Deriniz büzülüp çürür. Yavaş yavaş, acı çeke çeke ölürsünüz. Öyle ki başınıza silahla vurularak öldürülmeyi buna tercih edebilirsiniz.
    Bu zehir de elma kokuluydu. Güzel kokulu zehir
    Zekice planlanmış bir katliamdı. Hedeflerin de çocuklar vardı, geleceği hedeflemişlerdi.
    En çok da çocuklar öldü Halepçe’de. Tıpkı diğer katliamlardaki gibi. Yıllar sonra ülkelerine “demokrasi” getirecek olan o uzak memleketteki adamlar, kendi memleketlerindeki o “diktatör”e hediye etmişlerdi bu elma kokulu zehri. Ölmeden önce, ölürken, yanarken Halepçelilerin attıkları çığlıkları duyamadılar o “özgürlükçü ve demokrat” adamlar. Çünkü o sırada başka ülkelerde başka hayatları mahvetmekle meşgullerdi. Başka soykırım planları vardı.
    Onlardı zaten, Hiroşima’da küçük gözlü onlarca küçük çocukları yakan. Onlardı Vietnam’da yüzlercesini, binlercesini katleden. Onlardı Ruanda’da 100 gün içinde 800 bin kişinin katledilmesini sessizce destekleyen.
    Duyamadılar o çığlıkları.

    #HalepçeKatliamı

    16-17 Mart 1988

    Unutmadık, Unutturmayacağız !
  • Nerede bir can ölse oralı olur yüreğim.
    Olmalı zaten.
    Olmazsa zaten insan olmaz yüreğim.

    #HalepçeKatliamı
  • Havada elma kokusu var bugün ...
    16 Mart 1988 sabahı elma kokusuyla uyandı Halepçeliler. Sevinçle mutfağa yöneldiler önce. Kokunun mutfaktan gelmediğini görünce camlarını açtılar. Baktılar ki koku dışarıdan daha çok hissediliyor hemen dışarı akın ettiler merak ve heyecanla.Çıktıklarında gördüler ki herkes aynı merak ve heyecanla dışarı çıkmış. Hızlı hızlı yürümeye başladılar;kokunun kaynağını aramaya başladılar. Gittikçe şiddetlendi elma kokusu.
    Ama bir yandan da derilerinde bir yanma hissettiler sanki. Aldırmadılar ve yürümeye devam ettiler.Bu sefer daha hızlı…koşmaya başladı birçoğu. Ancak zamanla o yanma gittikçe şiddetlendi. Koşuyorlardı;ama yanıyorlardı da.
    Bu sefer de dönüp eve doğru koşmaya başladılar. Yanma iyice artıyordu. Zamanla derilerinin morarmaya ve büzülmeye başladığını gördüler korkuyla.Bir an önce suya ulaşmalılardı.
    Kendilerini can havliyle suya attıklarında ise bedenleri kavruldu bu seferasit dolu bir havuza girmişler gibi. Artık ölmüşlerdi ölümün nereden geldiğini anlayamadan. Yanarak ölmüşlerdi üstelik ateşsiz ve dumansızdı bu yanma…çığlıklarla…bağırışlarla…çağırışlarla…
    Bir avuç kül oluvermişlerdi aniden ne olduğunu anlayamadan..
    #HalepçeKatliamı