Kuraan okuyalım o diriltecek bizleri Bugün insanlık, Sevgili Resulümüzün kadına verdiği değerin çok gerisindedir. Derin Tarih - Sayı 73 (Nisan 2018) Memluk sultanları taht değişikliği yapıp nice baba oğulu oğul babasını taht için öldürdükçe mısır sarayının eski ihtişamlı günleride giderek silinip kayboluyordu memluk sultanı kansu gavriye saray ulema ve alimleri sultanım dediler bizler efendimiz SAV in sünnetlerini unuttuk kadına verilen saygı hatırlanmaz oldu eşsiz bir ordu yıllarca unuttuğum değerleri hatırlatmak için üzerimize geliyor tarih 24 ağustos 1516 yı gösterir iken Mısır sarayında Kansu Gavri gülüp bıyıklarını sıvazladı savaş kaftanını giydi sadelik kaybolmuş tevazu silinmişti sanki kaftanın üzerinden osmanlı hücum ordusu ise Yavuz Hanın fermanı ile çaldıran zaferinden sonra hilafet ülkesi memluk ülkesine sefere çıkıyordu Yavuz Han bu savaşa imanımız ile katılırsak eşsiz zaferlerimiz arasına bir yeni fetih daha eklemiş olacağız tek gayemiz unutulan islami değerleri kaybolan islam topraklarına yeniden hatırlatmaktır Resulün çizdiği istikamet ile Allah Tealaya doğru yürüyün ey islam orduları galibiyet ve zafer Cenabı Haktandır diyip atlar ve korkusuz yeniçeriler hazırlar nefes kesen savaş anları yaşanıyor hilafet sancağı Yavuz Hanın elinde yeniden bir meşale gibi parlarken kuraan azimüşşan okuyalım Kuraan ayetleri yeniden diriltecektir bizleri Halil inalcığın Erdoğana nasihatleri Memleket tutmak için çok asker ve ordu lâzımdır, askerini beslemek için de çok mal ve servete ihtiyâç vardır, bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerektir." Osmanlı'da Devlet, Hukuk ve Adalet Halil İnalcık Cumhurbaşkanımız Akp kütüphanesinde o gün hocaların hocası tarihçilerin kutbu diye tarif edilen halil inalcık hocamızı ağırlıyordu sn.Erdoğanı bu günkü konuğu
Din
Galata Köprüsü
tarihi ayakta tutan galata köprüsü haliç xix. yüzyıla kadar tarihi yarımada'yı, galata ve pera'dan ayırmış. çağlar boyu birçok köprü yapmış insanoğlu haliç'i geçmek için… en tanınmışı şu anda sütlüce'yi eyüp'e bağlıyor. günümüzdeki ise beşinci köprüdür. galata köprüsü geçmişten bugüne sadece geçişi kolaylaştırmamış, istanbullu onu hep yaşamın bir parçası olarak görmüş, öyle saygı duymuş, öyle sevmiş ki… imparator jüstinyen'in ritmini sürdüğü dönemlerde bile haliç'e köprü yapma çalışmaları olduğu biliniyor, en eski köprüler ayvansaray ve kağıthane'de inşa edilmiş. fakat ikisi de 1204'te istanbul'a düzenlenen iv. haçlı seferi'nin kurbanı olmuş. rönesans sanatçısı ve bilim adamlarından leonardo da vinci, sultan ii. bayezid'e haliç köprüsü için bir tasarım sunmuş ama bu fikir osmanlı'yı yönetenler tarafından ciddiye alınmamış. 1836'da unkapanı ve azapkapı arasında sallardan yapılan bir köprü kumlana kadar da bu proje ertelenmiş. o zamandan bu yana birçok galata köprüsü yapılmış. son yapılan köprü eskisi kadar güzel değil ama hava koşullan ne olursa olsun, denize ve köprüye sadık, çok sayıda balıkçı onu yalnız bırakmıyor. köprü altında sıralanmış balık restoranlarında güneşin haliç'in üzerinde kayboluşunu izlemek ise ayrı bir keyif. leonardo'nun köprüsü haliç'e bir köprü yapılması o kadar ihtiyaçmış ki hem leonardo da vinci hem de michetangeto planlar hazırlamış. 1502'de tamamlanan ve sultan ii. bayezid'e sunulan leonardo'nun çalışması en bilinen tasarım. maketi 2001 yılında norveç aas'ta, leonardo köprüleri projesinin bir parçası olarak yapıldı. 2009'da ise marmaray projesi çerçevesinde, galata ile unkapanı köprüleri arasında leonardo'nun tasarımından farklı bir metro köprüsünün yapılması için çalışmalar başlatıldı. galata köprü'sünün ilk modeller xix. yüzyıl
Tarih-Araştırma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Tarih bilmeden gerçekler bilinemez
"Bir padişah ki budalaca kuruntu yüzünden, yirminci yüzyılda, İstanbul'a elektrik sokmaz. Telefon getirtmez. Askere manevra fişeği ile de ateş talimi yaptırmaz. Donanmayı, eğer denize açılırsa toplarını Yıldız'a çevirip vurabilir diye ön köprü ile bağlı Haliç'te çürütür. Bir padişah ki okullarda edebiyat dersi okutmaz. Kuru övme dışında tarih dersi verdirmez. Aşk şiirini, romanını bile yasak eder. Kendi adıdır diye bir sabah uyanıp bütün kısa "a"lı Hamidleri uzun "a"lı Hâmid'e ve veliahtının adıdır diye bütün Reşad adlarını Neşet'e değiştirtir. Otuz üç yıl böyle bir padişahın hükmü altında çöküp giden bu memlekette 1965'te onu "Ulu Hakan" diye ananları deneme tavşanı gibi kullanılmak üzere akıl hastanesine yollamaz da ne yaparsınız?" # Falih Rıfkı Atay
Falih Rıfkı Atay
_Çocukluğumuzda Türk, kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden, Osmanlı idik. Vatan sözü yasaktı. Padişahın kulları idik. Okul çıkışında ’Padişahım çok yaşa’ diye bağırırdık. Arap’a Arap, Arnavut’a Arnavut, Rum’a Rum, fakat kendimize Osmanlı derdik. Bütün ekonomi, bütün iç ve dış ticaret, bakkallara kadar çarşılarımız, kadrolarında bir tek Türk bulunmayan bankalar, şirketler, hepsi Hristiyan, Yahudi veya ecnebiydi. "Su, ışık, gaz, her türlü ulaştırma, telefon, rıhtımlar ve limanlar, fenerler hepsi yabancıların elindeydi. Türk halk yığınları medrese din eğitimi altında, vicdan ve kafa karanlığı içindeydi. Osmanlı tarihini ilmihal gibi okurduk. Nerede ise padişahlarla peygamberleri birbirine karıştıracaktık. Hükümdarlardan hiçbirinin suçu ve günahı yoktu. Sadece övülmek ve asla eleştirilmemek bizi medeni dünyanın uzağında bırakmıştır. _İstanbul sokakları İtilâf askerlerinin süngülü askerleri ile doluydu. Boğaziçi, toplarını sağa sola çeviren düşman harp gemileri ile mavi suları görünmeyecek kadar örtülmüştü. Herkes ancak gündelik ihtiyaçları için evlerinden çıkıyor, yollarda hatır ve hayale gelmeyen hakaretlere uğramamak için caddelerin duvar diplerinden büzülerek, eğilerek ve korkarak gelip gidiyordu. _"Nemiz varsa, bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı ve kafamızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz." _Din ile şeriatı farklı şeylerdir. Tanrı'ya inanır ve ibadet edersiniz. Din burada biter. Ötesi şeriattır. Şeriatçılık demek, toplumu 7. yüzyıl Hicaz aşiretleri şartlarına doğru geri sürüklemek demektir. Yahudilikte de şeriatçılık
Gerçek Tarih
1800 lerin son çeyreğinde, tarih sayfasına hazin bir öykünün sözcükleri düşer. Yazılanlar gerçekle örülü, dünü ve yarınıyla iniltilidir. İki imparatorluğun derin bağları bir öyküyle düğümlenir. 1887 yılında Japon imparatoru Meiji dönemin osmanlı padişahı 2. Abdülhamid’e armağanlar gönderir. Bu, tarih de ilk türk ve japon yakınlaşmasıdır. Tabi Meiji japonyayı dışa açmakta dünyayla buluşturmakta kararlı bir imparator. Temasın bir nedeni bu ama aynı zaman da o tarih de japonlarla bizim ortak bir düşmanımız var. Ruslar. Yani ruslarla her iki ayrı cephede savaştığımız için biraz da ‘’düşmanımın düşmanı arkadaşımdır, dostumdur.’’ Felsefesiyle de olsa gerek japonlar bize bir merhaba deme gereği duymuşlardır. Armağanlar getirilir saraya bırakılır japonlar gider. Ve bizi bir düşünce alır çünkü biz de karşılık vermeliyiz. Yani geldiler bizi ziyaret ettiler biz de iadeyi ziyarette bulunmalıyız. Saray armağanlar götürmeli japonyaya. İyi de hangi yolla, nasıl? Bir tek yol var, denizler. Bahriye nazırı hasan hüsnü paşa sarayın armağanlarını japonyaya göndermekle görevlendirilir. Bunun için bir gemi seçecektir. O yıllar da kasımpaşa da tokatlının kahvesi var. Kasımpaşa da herkes her sokağa giremez idi. Çünkü kasımpaşa denizcilerin semtiydi. Tokatlının kahvesine ancak kaptan-ı deryalar, üst rütbeli subaylar girebilirdi. Tokatlının kahvesinde herkes hasan hüsnü paşanın japonyaya görevlendireceği geminin adını bekliyor hangi gemi gidecek. Ve hasan hüsnü paşa geminin adını açıklıyor. Ertuğrul fırkateyni gidecek. Japonya seferi için neden ertuğrul fırkateyninin görevlendirildiğini görevi ertuğrulun kaptanı ali beye vereceği gün hasan hüsnü paşanın söylediklerinden öğreniriz. Hasan hüsnü paşa kasımpaşa da cezayirli hasan paşa kışlasında makam odasında ki penceresinden haliçe bakmaktadır.
Tarih
1887 yılında Japon imparatoru Meiji dönemin osmanlı padişahı 2. Abdülhamid’e armağanlar gönderir. Bu, tarih de ilk türk ve japon yakınlaşmasıdır. Tabi Meiji japonyayı dışa açmakta dünyayla buluşturmakta kararlı bir imparator. Temasın bir nedeni bu ama aynı zaman da o tarih de japonlarla bizim ortak bir düşmanımız var. Ruslar. Yani ruslarla her iki ayrı cephede savaştığımız için biraz da ‘’düşmanımın düşmanı arkadaşımdır, dostumdur.’’ Felsefesiyle de olsa gerek japonlar bize bir merhaba deme gereği duymuşlardır. Armağanlar getirilir saraya bırakılır japonlar gider. Ve bizi bir düşünce alır çünkü biz de karşılık vermeliyiz. Yani geldiler bizi ziyaret ettiler biz de iadeyi ziyarette bulunmalıyız. Saray armağanlar götürmeli japonyaya. İyi de hangi yolla, nasıl? Bir tek yol var, denizler. Bahriye nazırı hasan hüsnü paşa sarayın armağanlarını japonyaya göndermekle görevlendirilir. Bunun için bir gemi seçecektir. O yıllar da kasımpaşa da tokatlının kahvesi var. Kasımpaşa da herkes her sokağa giremez idi. Çünkü kasımpaşa denizcilerin semtiydi. Tokatlının kahvesine ancak kaptan-ı deryalar, üst rütbeli subaylar girebilirdi. Tokatlının kahvesinde herkes hasan hüsnü paşanın japonyaya görevlendireceği geminin adını bekliyor hangi gemi gidecek. Ve hasan hüsnü paşa geminin adını açıklıyor. Ertuğrul fırkateyni gidecek. Japonya seferi için neden ertuğrul fırkateyninin görevlendirildiğini görevi ertuğrulun kaptanı ali beye vereceği gün hasan hüsnü paşanın söylediklerinden öğreniriz. Hasan hüsnü paşa kasımpaşa da cezayirli hasan paşa kışlasında makam odasında ki penceresinden haliçe bakmaktadır. Önünde ertuğrul, hurda harap bir gemi. Kapı vuruluyor. -Girin. Gelen kaptan ali bey. -Nazırım beni emrettiniz. -Ali bey evladım, sarayımızın armağanlarını japonyaya sen, ertuğrulla