Tasavvuf yolunun başı da sonu da edeptir. Giydirdiğimiz tac-ı şerif, edep yolunun remzi olsun. Kemer bağlamak, hizmete bel bağlamaktır. En büyük hizmet nefsle mücadeledir. Gayretine nişan olsun. Hırka, kalbin dibasıdır. Batında kalp neyse zahirde hırka odur. Biz hırkayı sırtına giydirdiysek de sen gönlüne ribaz edesin. Bundan sonra mesuliyetin de imtihanın da daha ağırdır derviş. Unutmayasın halifelik yalnızca bir eşiktir. Verdiğimiz icazet yolun sonu değil, başıdır. Gayrı her adımda bir kaide, her menzilde manevi bir teftiş vardır. Ol sebeple her daim agah olasın. Emanet, yolda liyaketle yürüyenler içindir. İstikameti ilimle çizilir. Yükü gayret ve himmetle taşınır. Onu ayakta tutan ihlas, muhafaza edense edeptir. Verdiğimiz icazet, omuzlarına yüklediğimiz halifelik yükü hayırlı mübarek olsun. Rabbim derdini artırsın hak yolundan ayırmasın inşallah. Vefa Sultan
Asabiyetten adalete: İbn Haldun’un ikazı
10 Ocak 1401. Şam surları Timur’un ordusunun kuşatması altında. Şehirde eli silah tutan herkes mevzide. Bu dehşetli sahnenin ortasında, surlardan sarkıtılan ipten bir merdivenle aşağı inen ihtiyar bir adam var. Yetmişine merdiven dayamış, hayatının yarısını saray entrikaları, sürgünler ve hapishanelerde geçirmiş bir bilge. İbn Haldun. Aşağıda, çadırın içinde onu Timur beklemektedir. Döneminin en yıkıcı fatihlerinden biri. Sayısız şehri ezip geçmiş, dehşetiyle nam salmış bir hükümdar. İbn Haldun ona selam verip söze ihtiyatla başlar: “Ben bir ilim adamıyım”. Saatlerce konuşurlar. O gece konuşulan, yalnız Şam’ın kaderi değil; bir medeniyetin nasıl yükselip çöktüğü ve gücün neden kendi sonunu içinde taşıdığıdır. İbn Haldun, korkusuna ve ihtiyatına rağmen bu kanlı hükümdarı kendi teorisinin canlı kanıtı olarak seyreder. Bu sahne, İbn Haldun’un hem hayatının hem de düşüncesinin sembolik özetidir. Çünkü Mukaddime, tam da böyle bir fırtınanın içinde doğmuş; sürgünlerin, hapsoluşların, veba salgınında kaybedilen ailenin ve yas tutulamayan uygarlıkların enkazları arasında olgunlaşmış bir eserdir. Arnold Toynbee yıllar sonra Mukaddime’yi iddialı bir övgüyle anacaktır: “türünde tüm zamanların ve mekânların yarattığı en büyük eser.” Ama asıl soru hâlâ önümüzde duruyor: Neden bu eser, yüzyıllar sonra bile günümüz İslam dünyasına hâlâ bu kadar seslenebiliyor? “Asabiyet” dediği o görünmez güç nedir ki, toplumları yükseltir ama aynı kaçınılmazlıkla çöküşe sürükler? Ve belki de asıl soru: İbn Haldun’un “Zulüm umranın harabıdır” cümlesi yalnızca bir tespit midir, yoksa tarihin işleyen yasası mı? TRAJİK BİR ÖMÜRDEN SÜZÜLEN “YENİ BİR İLİM” 1332 yılında Tunus’ta dünyaya gelen Abdurrahman İbn Haldun, henüz on altı yaşındayken çağın en büyük yıkımlarından birinin ortasında buldu
Alıntı
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
"Ömer İbnu'l-Hattab (r.a.), Umeyr İbnu Sa'd'ı Humus valiliğinden azledince, yerine Hz. Muaviye'yi (r.a.) tayin etti. Halk: Umeyr'i azledip Muaviye'yi mi tayin etti, diye mırıldandı. Umeyr (r.a.) ise: Muaviye'yi hayırla yâdedin. Zira ben Resulullah aleyhissalatuvesselamın 'Allahım onunla (insanlara) hidayetini ulaştır!' dediğini duydum, dedi." (Kütüb-i Sitte, Hadis No: 4478) Gayr-i Münteşir Bir Mektup O malum zatın rüyası, Hz. Ali (r.a) Muaviye'ye karşı şiddetli hiddetini göstermesi hakikatli değildir. Onlar çoktan barışmışlar. Muaviye'nin siyasi hatası, sahabelikteki çok ehemmiyetli sohbet şerefini kırmıyor. O sohbet-i Nebeviye'ye mazhariyet, o siyasi hatalarını iskat ediyor. O rüya sahibine de selam ediyorum. Kardaşınız ve duanıza muhtaç Said Nursi...
1000Kitap
Hz. Ebûbekir: 2 yıl 3 ay Hz. Ömer: 10 yıl 6 ay Hz. Osman: 12 yıl Hz. Ali: 4 yıl 9 ay Toplam: 29 yıl 6 ay Buna Hz. Hasan'ın halifeliği olan 6 ay eklenince: 29 yıl 6 ay + 6 ay = 30 yıl Yani: Hz. Ebûbekir + Hz. Ömer + Hz. Osman + Hz. Ali + Hz. Hasan = 30 yıl halifelik dönemi.
SUFİLERİN ZİKİR TELKİNİNİN DELİLİ
Öncelikle "La ilahe illallah" zikrinin müritlere telkin edilmesinin delili ve bunun ehemmiyetinden bahsedelim. Allah sana acısın, şunu iyi bil ki Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) "La ilahe illallah" zikrini cemaat olarak ve tek tek olarak as-habına telkin etmiştir. Ve her biri de bu telkini cemaatlere yaymış ve silsile oluşmuştur. Ahmet b. Hanbel, Bezzar, Taberani ve diğerleri hasen bir isnadla rivayet etmişlerdir ki: Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve sellem) bir gün ashabı ile bera-ber toplanmıştı. Ashabına sordu: "Aranızda garip (yabancı, yani ehl-i kitab) var mı ?" Dediler ki: "Hayır ya Rasulallah." Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kapıyı kilitlemelerini emretti ve şöyle buyurdu: "Ellerinizi kaldırın ve 'La ilahe illallah' deyin." Şeddad b. Evs (Radıyallahu Anh) diyor ki: "Ellerimizi bir müddet kaldırdık ve "La ilahe illallah" dedik. Sonra Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Ya Rabbi. Beni bu kelimeyle gönderdin ve bana bunu emret-tin. Onunla bana cenneti va'd ettin. Sen sözüne muhalefet etmez-sin." Sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): "Dikkat edin, sizi müjdeliyorum ki Allah (Celle Celalühü) sizi mağfiret etmiştir" buyurdu."(14) Bu hadise, Rasulullah'ın (Sallallahu Aleyhi ve sellem) bu zikri ce maate telkin etmesinin delilidir. Teker teker telkinini ise müttali olduğum hadis kitaplarında görmedim(15). Fakat Seyyidim Yusuf Acemi ki silsiledeki şeyhlerdendir-Risale adlı eserinde Hz. Ali (Radıyallahu Anh)'a ulaşan bir hadis riva-yet etmiştir. Bu hadis-i şerifte Hz. Ali (Radıyallahu Anh), Rasulullah'a (Sallallahu Aleyhi ve sellem): "-Ya Rasulallah, kulları Allah'a ulaştıran en yakın, en kolay ve en faziletli yolu bana öğret" dediğinde Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): "-Ey Ali, gizlice ve açıktan
İslâm Dini
SUFİ TAİFESİNİN İTİKADI
Bu bölüm sofi taifesinin genel itikadı ve bu akaidin ehl-i sünnet vel cemaat akaidi'ne muvafik olduğunun beyanı, sofilerin zikir telkin etmelerinin delili, hırka (cübbe) giydirmelerinin yani halifelik ver melerinin delili ve zikrin adabı hakkındadır. Şunu iyi bilmek gerekir ki bu taife (sofiler) şu hususlarda icma etmişlerdir, hemfikirdir: Allah (Celle Celalühü), ikincisi olmayan Tek bir ilahtır. Eş ve çocuktan münezzehtir. Ortağı olmayan mülk sahibidir. İşleri tek başına tedbir eder. Başka bir icatçıya ihtiyacı olmayıp zatıyla mevcuttur. Bilakis diğer her mevcut, onun mevcudiyetine muhtaçtır. Bütün âlem onun yaratmasıyla olmuştur. O (Celle Celalühü), bizatihi mevcut olup vucudiyetinin evveli olmadığı gibi, bakiliğinin de sonu yoktur. Vücudiyeti mutlak ve daimidir. Binefsihi kaimdir. Cevher değildir ki ona mekân takdir edilebilsin. Araz (varlığı başka şeye muhtaç, başka şeyle kaim) değildir ki bakilik ona muhal (imkânsız) olsun. Cisim değildir ki onun cihet veya yönü olsun. O bunlardan münezzehtir. Kalplerle ve gözlerle (ahirette) görülebilir. Allahü Teala hangi manayı irade etmişse işte o manada arşı üze-rine istiva etmiştir. (Mahlûkata benzemekten ve benzetilmekten mü-nezzehtir.) Dünya ve ahiret onundur. Onun bir misli (benzeri) yoktur ve düşünülemez. O nasıl idiyse şu anda da öyledir. Mekân ve mekânda yer tutan şeyleri yaratmış, zamanı inşa etmiştir. Ve: "Mahlûkatın hıfzının erişemeyeceği, yaratılanların vasıflarının ulaşamayacağı, tek canlı BEN'im" diye hükmetmiştir. O (Celle Celalühü), hadis (sonradan) olanların ona ve onun hadis olanlara hulul etmesinden (girmesinden) münezzehtir. Hatta şöyle demelidir: Hiçbir şey yokken o vardı. Çünkü öncelik ve sonralık dahi O'nun sonradan yaratmış olduğu zaman sigalarındandır. Allah'ın kendine kullanmadığını biz de ona
İslâm Dini