"Birlik dünyâsına dalıp garkolan kâmil insan uzaklıktan şikâyet eder mi? İşte onun ayrılıklardan şikâyeti, kopup geldiği mânâ âleminin hasretiyle yanıp yakılmasından ibârettir. Her ne kadar o, mânâ âleminin içinde bulunmakta ise de, kendisinin vücutla örtülü olmasından şikâyet etmektedir."
Dost Hak'tır ve onun yakınlarıdır; bütün hikmetlerin başı Allah korkusudur. Allah, ne kâbustur, ne heyûladır, ne zâlimdir ne de bir fenâlık yapar. Şu hâlde ondan niçin korkalım?
Küçük bir çocuk, ölesiye sevdiği anasından niçin ve ne zaman korkar? Ancak ananın hoşlanmadığı bir fiilde bulunduğu zaman paylanmaktan ve azarlanmaktan, hapsedilmekten, sevdiği şeylerden menedilerek cezalandırılmaktan korkar. O ana ki çocuğuna karşı bir korkuluk olmadığı hâlde, îcâbında bütün bu cezâ usüllerine mürâcaat etmesi ne kadar dikkate şâyan değil mi?
Demek ki insanların da Allah'tan değil, kendilerinin pervâsızca el attıkları her uygunsuz fiillerinden korkmaları lâzın. O zûlmü yapan, cezâ görmeye sebebiyet veren kendisidir. İnsan, işte bu sûretle kendi cezâsına kendi tâlip olmuş oluyor, Allah da bu talebe göre onu terbiye ediyor..
"İnsanların vefâsız, bencil, menfaatçı olduklarına mı darılıyorsun?.. Bunun ateşten yakmamak, kılıçtan kesmemek hassalarını istemekten ne farkı var? İnsan, kâh zulümdür, kâh fesattır, kâh ateştir, kâh ise vebâ.. Gene o insan hem hikmettir, hem salâhtır, hem kâinat ve hem maksut."