“Sen hiç yılanı deri değiştirirken gördün mü, zor iştir. Öldürür yılanı. Yılan önce yumuşak otlu bir yer bulur kendine. Bir süre orada otların üstünde döner durur. Sonra yay gibi iki üç kez gerilir. Gerilir bırakır, gerilir bırakır. Sonuncusunda çok uzun gerilir, bir top olur açılır. Bir de bakmışsın ki yılan o anda kavlamış, derisini upuzun, bambaşka, bir çalı dibine bırakmıştır. Derisini bıraktıktan sonra yılan bir sersemlik, bir korku içindedir, ne yapacağını, nereye gideceğini bilemez. Oralarda sersem sersem dolanır durur.”
Demişti Yaşar Kemal sayfa altmış ikide. Beni inanılmaz etkilemişti bu tasviriyle. Zira hem durum öyküsünün izlerini hem de olay öyküsünün izlerini natüralist bir çizgide görmüştüm. Yılanın deri değiştirmesi ne kadar etkileyici olabilirdi ki? Yaşar Kemal’den bu satırları okuyana dek hiç bunu düşünmemiştim. Yılan, derdim. Yılan işte, deri değiştirir. Yumuşak otları düşünmezdim. Yay gibi gerilişini düşünmezdim. Okurken düşündüren bir yanı var Kemal’in. Düşündürürken hüzünlendiren, hüzünlendirirken farkındalığı artıran bir yanı var.
Yılan kimdir? Yılan metaforu neden kullanılmıştır? Yılan, hükümetin olmadığı, geçiş dönemi denebilecek yıllarda feodalistlerdir. İnce Memed’in yılanı Abdi Ağa’dır. Gürül gürül akan suların kenarında, mürül mürül kokan Yaşar Kemal çiçeklerinin; yarpuzların, üçgül pembesi, muhabbet çiçeklerinin yumuşak terü taze çapalanmış topraklarındaki otların üstünde dönüp duran, o otlara kimsenin sere serpile bir ağız tadıyla uzanmasına müsaade dahi etmeyen Abdi Ağa yay gibi üç kez gerilir. Gerilir bırakır, gerilir bırakır. Sonuncusunda çok uzun gerilir, bir top olur açılır. Bir de bakmışsın ki yılan o anda kavlamış, derisini upuzun, bambaşka bir çalı dibine bırakmıştır. İşte o deri esasen Abdi Ağa’nın cesedidir. Derisini