Halil Uludağ

"Ne Ne âlâ şey... Ben o gün bütün bunları bilmiyordum. Talih bana öyle müsait şartlar hazırlamış ki kendimi onların kucağında hissettiğim zaman ne kadar bahtiyarlık duydum, tarif edemem. Nezaretten çıkarken, heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kafes açılmış, önünde geniş bir âlem, kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibi idim."
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Benim ehemmiyet verdiğim, salahiyet meselesi idi. Mümkün olduğu kadar Anadolu'nun her tarafına emirler verebilmeli idim. İstediğim bir madde Samsun'dan başlayarak bütün şark vilayetlerinde bulunan kuvvetlerin kumandanı olmaklığım ve bu kuvvetlerin bulunduğu vilayetler valilerine doğrudan doğruya emir verebilmekliğimdi. Bir başka madde, bu mıntıka ile herhangi bir temasta bulunan askerî ve idari makamlara işarlarda bulunabilmekliğimdi. Kâzım Paşa'ya dedim ki: "Onların arzularını bir araya topla. Fakat sonuna bu iki maddeyi ilave et!" "Kâzım Paşa yüzüme baktı: "Bir şey mi yapacaksın?" "Kulağını bana uzat," dedim... "Evet, bir şey yapacağım. Bu maddeler olsa da olmasa da yapacağım!" "Kâzım Paşa güldü: "Vazifemizdir, çalışacağız."
Benim kanaatim o idi ki ve daima o oldu ki dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasıflarını ve kudretini kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakârlığa razı olmalıdırlar. Yoksa hiçbir medeni millet, onları kendi sırasında ve safında görmek istemez.
Bu dakikada siz de düşünürsünüz ki bir kararım varken onu niçin hemen tatbik etmiyorum? Ben de hemen söyleyeyim ki ağır ve katî bir kararın doğruluğuna inanmak için vaziyeti her köşesinden mütalaa etmek lazımdır. Ağır ve katî bir karar tatbik edilmeye başlandıktan sonra, keşke bu tarafını da düşünseydim, belki bir çıkar yol bulurduk, yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı gibi tereddütlere yer kalmamalıdır.
Kendi kendime şu kararı verdim: Münasip bir zaman ve fırsatta İstanbul'dan kaybolmak, basit bir tertiple Anadolu içine girmek, bir müddet isimsiz çalıştıktan sonra, bütün Türk milletine felaketi haber vermek! İçimde çok dikkatle gizlediğim bu sırrı vakti gelmedikçe kimseye söylemedim. Böyle bir karar vermemişim gibi, herhangi temaslara devam ettim. Sırdaşlarımdan birini size haber vereyim: Bir gün İsmet Bey'i davet ettim. Şişli'deki evimde beni yalnız bulan İsmet Bey: "Gene ne var?" dedi. Sual sorarken, gözlerinin içi yüksek zekâsı ve itimat veren neşesi ile gülüyordu. Hatırladığıma göre İsmet Bey o tarihte İstihzarat-ı Sulhiye Komisyonu'nda askerî mütehassıs olarak bulunmakta idi: "Ne haber?"dedim. "Tahmin edeceğin gibi..." "Şuradan bana bir Türkiye haritası bulup masaya açar mısın? Üzerinde konuşacağım." İsmet Bey haritayı bulup açtı. Fazla olarak daima cebinde taşıdığı pergeli de çıkardı. Latife ettim: "Henüz pergellik bir şey yok. Biraz pergelsiz görüşelim." "Ne yapacaksın?" diye sordu. Bu münasebetle söylemeliyim ki benim en iyi anlaştığım dostlarımdan biri İsmet olmuştur. Onun için bu mülakatın boşuna olmadığına hükmetmişti: "Mesela," dedim, "Hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak için en müsait mıntıka ve beni o mıntıkaya götürecek en kolay yol hangisi olabilir" Yüzüme baktı, tekrar neşeli ve Ümitli güldü: