Kendi kendime şu kararı verdim: Münasip bir zaman ve fırsatta İstanbul'dan kaybolmak, basit bir tertiple Anadolu içine girmek, bir müddet isimsiz çalıştıktan sonra, bütün Türk milletine felaketi haber vermek!
İçimde çok dikkatle gizlediğim bu sırrı vakti gelmedikçe kimseye söylemedim. Böyle bir karar vermemişim gibi, herhangi temaslara devam ettim. Sırdaşlarımdan birini size haber vereyim: Bir gün İsmet Bey'i davet ettim. Şişli'deki evimde beni yalnız bulan İsmet Bey:
"Gene ne var?" dedi.
Sual sorarken, gözlerinin içi yüksek zekâsı ve itimat veren neşesi ile gülüyordu.
Hatırladığıma göre İsmet Bey o tarihte İstihzarat-ı Sulhiye Komisyonu'nda askerî mütehassıs olarak bulunmakta idi:
"Ne haber?"dedim.
"Tahmin edeceğin gibi..."
"Şuradan bana bir Türkiye haritası bulup masaya açar mısın? Üzerinde konuşacağım."
İsmet Bey haritayı bulup açtı. Fazla olarak daima cebinde taşıdığı pergeli de çıkardı. Latife ettim: "Henüz pergellik bir şey yok. Biraz pergelsiz görüşelim."
"Ne yapacaksın?" diye sordu.
Bu münasebetle söylemeliyim ki benim en iyi anlaştığım dostlarımdan biri İsmet olmuştur. Onun için bu mülakatın boşuna olmadığına hükmetmişti:
"Mesela," dedim, "Hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak için en müsait mıntıka ve beni o mıntıkaya götürecek en kolay yol hangisi olabilir"
Yüzüme baktı, tekrar neşeli ve Ümitli güldü: