Bekledin mi zaman geçmez ya, o gece annemi beklerken zaman sanki ilerlemiyordu. Uyku da yok, geçtim salona, elim titreyerek televizyonu açtım, bi baktım bi film başlıyor: Bisiklet Hırsızları. Seyredeyim bari dedim.
1940'ların ikinci yarısında Roma'da geçen siyah beyaz filmden anlıyoruz ki, o günlerde Avrupa'da bile bir tramvay, bir otobüs, bir de çöp kamyonları var. Öyle lüks otomobillerin bugün olduğu gibi sokaklarda cirit attığı yok. Bir de bisiklet var. O zamanlar bisiklet ulaşım açısından otomobil kadar önemli. Hani film gereği diyeceğim ama kameranın Roma'da girmediği dip köşe kalmamış. Koskoca film boyunca ilaç için bile olsa bi araba göremedim. O günlerde kadınlar bizdeki gibi hayratlardan kovayla su taşıyormuş. O tarihte sularının da kesildiğini düşündürüyor yönetmen. İşin tarihsel arka planı da böyle.
Bağlamından kopmadan filme gelecek olursak, adam belediyede çalışmak için bi sınava tabi tutulur ve o sınavı geçince işe başlayacaktır. İşi duvarlara afış asmak olacaktır amma velakin önünde büyük bi engel vardır. Bi bisikleti olması koşulu ile bu işe başlayabilecektir, fakat adam çaresizdir, çünkü hiç parası yoktur. Bunun üzerine karısı evdeki keten çarşafları satıp kocasına bisiklet alır, 'Hayaldi, gerçek oldu!' derler, adam işe başlar. Tam oh diyecekleri sırada bisiklet çalınır ve bütün hayalleri suya düşer. Adam yanına küçük oğlunu da alarak sokak sokak dolaşır, hava şartları bunun için hiç elverişli değildir, şiddetli yağan yağmura rağmen gözlerini budaktan esirgemezler. Başlarına bin türlü şey gelse de o bisikleti bulmak için ant içmiş gibidirler. O sırada bi şey olur ve adam çocuğun kalbini kırar, sonrasında çocuk birden ortadan kaybolur. Deli gibi çocuğunu aramaya başlar. Tam o sırada polisler boğulmuş bi çocuğu sudan çıkarıyordur, bunu görünce ölen