"İnsan soyu, her şeyi yapabilecek hale geldiği an, kendi kendini yok etmekten başka bir şey düşünmüyor. Tıpkı geçmiştekiler gibi, tıpkı bizim gibi..."
Fransız yazar Rene Barjavel'in, bilimkurgu edebiyatının zirve eserlerinden biri olan "Zamanın Şafağı" kitabından alıntıladığım bu cümleler, hem kitabın hem de insanlığın kısa bir özeti gibidir. Eser, Avrupa bilimkurgu geleneğinin —özellikle de Fransız ekolünün— felsefi yapısını taşırken, Amerikan bilimkurgusunun teknolojik heyecanını da bünyesinde barındırır.
Zamanın Şafağı, felsefi olarak transhümanizm ile doğrudan ve çok güçlü bir bağa sahiptir. Roman, transhümanizmin henüz bir akım olarak tam anlamıyla yaygınlaşmadığı 1968 yılında, bu düşüncenin en temel vaatlerini ve tehlikelerini masaya yatıran vizyoner bir metindir. Bilindiği üzere transhümanizm; insanın fiziksel ve zihinsel sınırlarını yapay zeka, genetik mühendisliği gibi teknolojilerle aşarak yaşlanmayı ve ölümü ortadan kaldırmayı, yani "insan ötesi" (*post-human*) bir türe dönüşmeyi savunur.
Aslen bir film senaryosu olarak tasarlanan bu hikayeyi, 1960'ların sinema imkanlarıyla ve barındırdığı yüksek teknolojik görsellikle çekmek muazzam bir maliyet gerektiriyordu. Bu yüzden proje beyaz perdeye aktarılamadı ve romana dönüştürüldü. Bugün bile bilimkurgu camiasında, *"Neden Hollywood hala bu kitabın telifini alıp dev bütçeli bir film yapmıyor?"* sorusu sıkça tartışılır ve bu durum sinema tarihinin en büyük "kaçırılmış fırsatlarından" biri olarak görülür.
1968 yılında yayımlanan kitap, ironik bir şekilde gelecekten değil, geçmişten bahseder. Hem de 900.000 yıl öncesine ait bir medeniyetin, Antarktika'nın buzulları arasında sıkışıp kalmış hikayesini anlatır. Kitap, günümüzde gerçekleşmiş ya da kısmen gerçekleşmiş birçok teknolojik öngörüyü barındırmaktadır: