Merhaba, kendim... Ben, senim. Tanıdın mı? Seninle neler neler yaşadık, hatırlıyor musun? Neler gördük, neler atlattık, kaç yüke direndik. Ne acılar çektik seninle, kaç gece ağladık, kaç kez kendi avuçlarımızı sıka sıka canımızı acıttık, kaç kez dudağımızı kanattık, kaç kez bağırmak istedik ama sustuk, kaç kez o yorganı başımıza çektik, kaç kez sevdik kaç kez söyleyemedik, kaç kez korktuk, kaç kez kaçtık... Yahu biz seninle ne sözler işittik? Ne bakışlar gördük. Ne çok acır gibi baktılar bize, hatırlıyor musun o bakışları? Yere düştük, dizimiz acıdı diyemedik. Aşık olduk, seviyorum diyemedik. Elimizi uzattık, tutunacak yer bulamadık. Kaç kez ruhum, kaç kez... Biz seninle kaç kez dibi gördük? Belki hala dipteyiz, öyle değil mi?
Şövalye akşamın koyu karanlığında bir ağacın kenarına oturmuş. Öylece gökyüzünü izliyormuş. Önce siyah bir kuş geçmiş önünden, ağaca konmuş. Sonra bembeyaz bir kuş geçmiş, başka bir ağaca konmuş. Şövalye bir siyah kuşa bir beyaz kuşa bakmış. Kondukları ağaçların dalları öyle küçükmüş ki, asla aynı dalda olamayacaklarmış. Asla yan yana duramayacak bu iki kuş için üzülürken kuşlar havalanmış, yan yana gökyüzüne doğru uçmaya başlamışlar. Dalları aynı olamasa da gökyüzleri aynıymış. O an yanında olamadığı yıldızı için kaybolan umudu gelmiş aklına. "Olsun," demiş şövalye, "aynı gökyüzünün altındayız. Bir gün kavuşacağız..."