Ancak isyan etmekle özgürlük hep karıştırılır. Başkaldırılar sığınılacak limanın kendisi değildir. Bu demek oluyor ki, isyankar olmakla bağımsız olunmaz. İsyan etmek, dışarıda bir takım güçlerin kurallar, yasalar, beklentiler gibi mevcut olduğunu, özgürlüğün ve iradenin bu güçlerle belirlendiğini varsaymaktır. Özgürlük ve irade "ödünç verilir" ve her an bankadaki para gibi geri çekilebilir. Psikolojik açıdan insanlar isyan etmenin bu noktasında dururlar. İradeleri yalnızca reddettikleri ahlak kurallarıyla beslenir ve inançsızlıklarını, ateistliklerini dile getirerek özgürlüklerini kanıtlama yoluna giderler.
O halde, kendini yeniden keşfetme yolculuğuna çıkmış yetişkinler için mücadele bir iç savaşım olacaktır. Birey olma mücadelesi bireyin içinde meydana gelir. Çevredeki dış güçlere, sömürmeye hazır bekleyen insanlara karşı koymak nispeten daha kolay ve kaçınılmazdır ama esas mühim psikolojik savaş, kendi bağımlılığımız, endişelerimiz, suçluluk duygularımız ve korkularımıza karşı özgürlük yolunda vereceğimiz mücadeledir.
Tıp zamanla difteri, verem ve daha bir sürü hastalığı yok etti denebilirki bu çok güzel bir haber ama insanlara endişeleri, suçluluk duyguları, içine düştükleri boşluk, amaçsızlıkları konusunda yardım edilmediği sürece hastalıklar yalnızca boyut değiştirmiş olacaklar.
Nietzsche'nin burada yaptığı insanları geleneksel "Tanrı" inancına geri döndürmeye çalışmak filan değildir. O, bilakis, toplum temel değer yargılarım yitirdiğinde olabilecekleri gözler önüne sermektedir. Nietzsche'nin kehanetlerinin doğruluğunu yirminci yüzyılın ortasında tanık olduğumuz katliamlarda, savaşlarda ve diktatörlüklerde açıkça görüyoruz.
Bu inanılmaz olay gerçekten de devam ediyordu. Musevi- Hıristiyan ortak ahlak anlayışı ve geçmişten gelen insani değerler iyice bulanıklaşmaya başladığında, barbarlığın soğuk nefesini hepimiz ensemizde hissettik.